30.12.2008

ibişin hülyası

üzerinde yeni paltosu, ayağında pahalı botları
oo ünvanı da var
bak sana sesleniyolar
hocam hocam hocam
bi koku sürünmüş,
ah ama hiç olmamış ki
olmamış kiii
gitmemiş sana
sen ,nereden geldiğini unutma
üzerine sinen kahvehane kokusunu bastıramıyor
görgüsüzlüğün unvalrına yetmiyor
kabalığın kazandığın paralarla gitmiyooooor
e ne yapalımm
hmm düşünmek lazım
düşünmek
çok düşünmeli bunu
çocuk doğurmadan önce, sonra büyütmeden önce
sonra üniversitelere alırken, sonra oradan mezun ederken
sonra tanışırken, sonra konusurken,
gereğinden fazla muhabbet ederken
ayıp sanaaaaa
insanları mı küçümsüyosun, sen kimsin
ah evet doğru kimim ben?
ben, çok alçak gönüllüydüm
ben çok eşitlikçiydim
ben pek çok hümanisttim
şimdi mi
kafatasçı bi burjuvazi söyleminde, eşitsizlikten yana el kaldırıyorum
arabesk bir düşünceyle isyan ediyorum
beni nasıl bu insanlarla aynı yere koyarsınız
aynı etiketi yapıştırırsınız
ah yazııık
sen kendini adam mı sandın
sen bana hava mı atarsın
canım canım
bi bilsen arkandan neler söylerler
içki sofralarının alaylı mezesi
ne sanmıştın
senin ne sanıcağını sanamayacağımı mı
canımmmmmm
bu ülkede çoook ibiş var. bi makama bi unvana bi koltuğa sahip olunca kendilerini bi şey diğerlerini hiç bi şey zannederler. elbet bi gün ayakları kayar düşerler. ama düşe düşe ne onlar biter, nede hülyaları...

26.12.2008

fotoğrafın anlattığı


sevgiden göğsü kabarıyor. kalbi çatırdyacakmış gibi.sen , gözleri en parlak gecem seni seviyorum diyor. şiirler yazıyor, şarkılar söylüyor, hediyeler yapıyor, büyütüyor, büyüyor, gözleri açılıyor bi onu görüyor, kör oluyor başka hiçbir şey görmemecesine. fotoğraflar çekiyor saçma sapan anlarda, her anı tutmak istiyor. elinde sımsıkı tutmak istiyor. saçma anları da istiyor, her halini seviyor çünkü her halini. gözünün çapağını seviyor, ter kokusundan iğrenmiyor, uykudan uyanmış şiş gözlere ışıl ışıl gülüyor, karışmış saçları sevgiyle avuçluyor. ayaklarını bile. kendi beyaz minicik ayaklarını kara kıllı bacaklara teslim ediyor teslim olmayı seviyor. sadece ona. zaman geçiyor, herkes gidiyor. o da diğerleri de kendi de. her şey değişiyor. kimsesizliğinden yüreğine sığınıyor. o gidiyor ama kalıyor. ne kadar gitse de o kadar kalıyor, yüreğinde saklı.

bir geceydi, bunalmıştı. çok sevdiği sokaklara bıraktı kendini. yalnız adımlarını atarken atarken birden durdu. öyle yoruldu öyle yoruldu ki, herşey büyük bir hıza kendinden uzaklaşmaya başladı. bildiği tanıdığı, ona ait her şey. kendini de kaptırıp o ışık seline , oturuverdi kaldırımın kenarına. gök yüzünde gidenlere bakakaldı.

23.12.2008

benim adım hüzün

benim adım hüzün

geçmez günüm

uzaklara olta atmadan gözlerim

bulutlar, bir damla da benden..

kalbimi severim ben

pek çok severim

çünkü saklarım içine tüm sevdiklerimi

onları severim

susarım

konusmadığım anları toplarım

her akşam eve gittiğimde

yastığımın altından çıkarırım sesimi

anlatırım duvardaki resimlere

o gün neler olduğunu

beklerim

kalbimin usulca söylediği türküyü dinlerim

annemin atı olmasa da

ya da babamın yelkeni

gözlerim bi göğe yükselir,

sonra göle ivmelenir

beklerim

öğrenirim ki hayat bundan ibaretmiş,

güne teslim olup koşup yorulup

günü doldurmakla bitermiş

iki nefes arasına sıkışmış

ömür dediğin...

bi nefes daha, benden

tüm dönmeyen gemilere.







22.12.2008

nazik

bugün fakülteden bir arkadaşımın yorumunu eklerken-kendisi benm kelebeğim olur- aklıma gelen bi günü anlatmak istedim.
1. sınıfa yeni başlamıştık. ankaralı kızlart biz gurbet çocuklarına sıcak bi orttam olsun babıdan bol yemekli, eylenceli bi toplantı hazırlamışlardı. tanışmalar, gülüşmeler. daha hiç birisini çok yakından tanımıyordum. yabancılığın serinliğini hissetmediğim güzel gözlü bi kız vardı içlerinde.(işte o benm kelebeğim) yumuşacık sesiyle herkese hoşgeldin diyor. tek ben değil herkes onu daha önceden tanıyormuş gbiydi. adı nazik. bi insanın ismiyle bu kadar mı hemhal olur?? oluyomuş demekki. bilenlerin ısrarı üzerine güzel sesiyle bize bi türkü söyledi. bi de başlarken şimdi aramızda ailelerinden ayrı kalan, burualarda yalnız olan arkadaşlarımız var. onlar için söyleyelim bari dedi. ve başladı.
pencereden kar geliyor
aman annem gurbet bana zor geliyor
ilk nota vuruşuyla çıkan sesin ondan mı yoksa nefesli bi enstrumandan mı geldiğini anlayamadım. o kadar yumuşak ve hüzünlü bisesti ki. ama aynı zamanda huzurlu. mütemadiyen gülümseyen o çehre, birden bilinmez acıların ustaca makyaj yaptığı ağır bi hüznü sergilemeye başlamıştı. türkübittiğinde sanırımhepimiz ağlamıştık. bilmediğim bi evde, tanımadığım insanlar arasında gönlüme akan o ılık sesin sahibini sanırım hiç unutmicam.

21.12.2008

kar yağmış dün gece. cuma akşamını ağlayıp telefonda herkesle jkavga edip yorganın altına saklanarak geçirdim. cumartesi sabah pınarla konustum. tabii onla da kavga ettik. kapattık ben teli kapayıp yine yorganın altına kağatmışken kendimi gelmiş. beni almaya. biraz da onun omuzunda zırladım. sonra toparlandık onlara geldik. ahlar ve adilcevaz arası 15 dk sürüyor. mangal yaktık, film izledik. yalnızlık ne kadar boğucu bi şeymiş. açıldım. bu gün akşama doğru geçicem ahlata. 2 hafta içinde de adanada başvurduğum diyaliz kursundan haber gelicek. olursa ocak ayında adanaya geçiyorum. sonra da mart gibi ankaraya. tus kampına katılcam. komik. elimde bi valiz ben ordan oraya dolaşıp duruyorum. keşke tus kaynakları da bu kadar ağır olmayıp ı poda falan yüklenebilseydi. en azından 6o kilo yükten kurtulurdum.
çarşamba canan pamuğum geliyor. bende kalıcak bi kaç gün.

şarkı budur

ilk serüvenim, giderek kabusa dönüşmeye başladı. yalnızlık, yoğunluk, yaklaşan sınav, özlemlerim falan derken..bu şarkıyla tanıştım. bu kadar mı olur pess dedim dinledim ve vuruldum. buraya yüklicem ama biliyorum açılmayacak o yüzden sadece ismini yamakla yetiniyorum. candan erçetin, ben kimim. benden tüm zorunludaki dostlarıma gelsin :)

12.12.2008

moladayım

soğuk bir ankara sabahı, yanımda nescafem, sana yazıyorum günlük. eeee ne var bunda diyebilirsin ama esenboğadan yazıyorum. keyfine pek düşkün babamın bankası havaalanlarında böyle dinlenip, nete girip, gazete okuyarak vakit geçirilebilecek hoş bir mekan yapmışlar. tabii insanlar sadece parasız sunulan yiyecek ve içeceklerle özelllikle de alkollü olanlarıyla daha çok ilgileniyolar.
esenboğaya indim, van uçağının kalkıcağı kapıya geçtim oturuyorum. babamı aradım ben geldim diye. tutturdu ki hadi git ordsa otur: ya baba çok uzak ne gerek var ben burda iyiyim. kızım kalk git 2 saat napıcan orda internete falan girersin dedi :) aramızda kaç km olursa olsun üzerimdeki etkisi pek değişmiyor. ben de geldim, ek kartımdan giriş yaptım ve doğru bilgisayar odasına . artık burada baya vakit geçirecem sanırım çünkü adanadan vana hep aktarmalı ucuslar-maalesef. gerç,i ben bu durumu sevgilim ankarada olsa avantaja çevirebilirdim ama o da evine gidince işteböle kalka uçakları falan izlerim artık.
sabah 9:15 uçağına yetişmek için bi saat önce alandaydık. ben daha arabadan ineiyorum, ankara uçağı güvenlik kontrolüne çağırılmaya başladı. kapıya bi baktım , allahım korkunç bi kalabalık. kes,in uçağı kaçırıcam derken karşımda personel girişi. doğru valizi o yöne sürüklemeye başladım. bi de kimsin derlerse ne cevap veririm die düşünüyorum. yalan söylerim, babam alan müfettişi falan mı desem nerden bilecekler? hem müfettiş -biraz irritasyon da yaratır.ya da beni diğer girişten güvenlikler gönderdi, orası çok kalabalık diye. derim, yine olmadı cazgırlığa başlarım nasıl güvenliksiniz, o talsizler ne işe yarıyor kardeşim haber versenize birbirinize zaten kalabalık ,bi oraya bi buraya gönderiyosunuz!!! nese gerek kalmadı kimse bi şey sormadı xzaten . chekin de korkuçtu ama bomba kısmı güvenlik kontrolleri. aynı anda 4 5 uçak kaldırıyolar ve sadece iki güvenlik noktası var. bi de sürekli aptal gibi anons, son çağrı, ank uçağı 2 nolu kapıya, ist uçağı kalkıyo vs vs... kalkıyo da kimse binememiş herkes sırada, nereye kalkıyo. desenize sakin olun hepinizi alıcaz, rötarlı kalkarız gerekirse fln yok nerde. haliyle bide adanada olduğumuzu düşünürsek- millet birbirine girdi. her 7 kişiden 2 si kavga etmeye başladı. güvenlikler sarılıyo kimini tesell,i ediyor kimiyle kavga ediyor. allahım resmen rezillik.
sonunda uçaktayım, kemerimi bağlayıp oturdum. çantamı yokluyorum ne unuttum ? a telefonumu unuttum.. kalktım, tee en sondan kabine zar zor yürüdüm. şeyy ben telefonumu unutmuşum da bi gidip alsam? meğer uçaktan çıkmamız yasakmış. neyse bulup getirdiler. bi de benm yüzümden 5 dk daha bekledik. ama ben o teli almasaydım ankarada vanda ne yapardım bilmiyorum. neyse günlük işte şimdi de buradayım. çok uzattım lafı di mi :) ben de bişeyler yemeğe geçiyorum. ama acıktııım =)

10.12.2008

bayram adetleri

bizim neslin sürekli büyüklerinde dinlediği bi eski bayramlar klasiği vardır. az çok herkes bi şekilde muhattap olmuştur. işte macuncu amcalar, elle döndürülen seyyar dönme dolaplar, mendil içi harçlıklar, yastık altı kırmızı ruganlar... yıllar geçtikçe en azında kendi adıma daha bi örselendi bayramlar. eskiden iade-i ziyaretler yapılırken şimdi 1. gün en büyük dayıda tüm aile toplanıp işi bitiriyoruz. zaaten gittiğimiz başka kimse yok, olsa da biz kardeşimle gitmemeyi tercih ediyoruz. yani bayramlar bu hale gelmişken, tatil gözüyle bakıp misafircilik oyununu safi yorgunluk olarak addederken tabii çocuklarımıza anlatıcak hiç bi şey kalmamıştı. taa ki facebook toplantolarına kadar. bugün bizim lise mezunlarının yemeği vardı. 7 senedir görmediğim insanları görmek, eski günler falan, cidden çok eğlendik. sevgilim, bugün bi arkadaşıyla buluşmuş. gittiğimiz yerde etrafımızdaki tüm masalar facebook masasıydı dedi. bizim gittiğimiz yerde de öyleydi. bizden hariç 3 masa vardı. her bayram yeni fotolar yükleniyor, topluca çekilmiş, bi masanın etrafında dizilinmiş, herkes pek bi mutlu. bu olay gerçekten adet haline dönmeye başladı. ben bile 2 bayram gittim. bu sayede bizim de gelecek kuşaklara anlatacağımız ortak bi anı olacak.

8.12.2008

içim dökülüyor

kimse kimsenin hiç bi şeyi olamaz
gel bak,bir elimde gök yüzü var hala
la la
beni bırakma.......
seviyorum seni feridun..........

son zamanlarda en yakın arkadaşımla -onun evliliğine benmse onun değişmesine bağladığımız- yaşadığım husumeti takip edenler bilir. daha da eskiler hayatımdaki yerini.. bilmeyenler içinse özetleyim; bi yazı yazmıştım tus kampına gelmişti gçtiğimiz nisanda bir ay kalmıştı. gittiği akşam yazdığımyazının üstüne arkadaşlarım arayıp sevgilimden mi ayrıldın diye sormuşlardı. işte her neyse biz sürekli kavga halindeyiz. hatta artık kavga bile denemez. soğuk kısa cümlelerle konusan iki insan. aynı kağıda oynayan iki poker oyuncusu gibi.bi olay var ben de kırgınım o da kırgın. ben bana bunu nasıl yaparsın die ağlarken, o bana bu olayda anlayış göstermen gerekirdi diyor. dolayısıyla çözemiyoruz kesinlikle.
napıcam ben şimdi? hep aklıma geliyor. her gün başka bi şey oluyor kafama takıp ağlamama sebep olan. uyuyamıyorum bazen, ders çalışamıyorum. bi daha söylemicem diyorum dayanamıyorum. bi bakıyorum yine ya talefon elimde ben ağlıyorum ya da kavga ediyoruz. ben artık onun aklına gelmiyorum. bunu kendi söyledi ki zaten biliyodum. ne kadar zormuş, sevdiğin birinin ellerinden kayıp gittiğini görmek,yaşamak.
şimdi bi zamnlar aşık olduğum adamdan ayrıldığımda sürekli dinlediğim bi şarkı çalıyor. gece yolcuları,unut beni sewgilim, ben unutmuyorum...ne kadar büyük bi acıydı. acaba hangisi daha acı?peki ama nolacak böyle. erkek arkadaşın olsa ayrıldık bitti dersin bi daha görmezsin. böylesi ağdayı tek hamlede değil de yavaş yavaş çekmek. kılların koptuğunu tek tek hissetmek. acı ne nefes keser ne biter. üstelik parmaklarına da yapışır. çıkması iyice zorlaşır...işte böyle bi şey.

3.12.2008

biz aslında 3 kardeşiz,biri şimdi uzakta

çok depresifim bu aralar,biliyorum. boğuldum, bu sayfayı da boğdum biliyorum. ama yine yapıcam dilerseniz hiç devam etmeyin okumaya..

annemle bu sabah kahvaltıda öylesine sohbet ediyoduk. dün izlediği dizinin bir sahnesinden bahsetti. çocuğunu düşüren bi kadın varmış, doğuma bi hafta kala düşürmüş ...

..........................
-kapat çiğdem, kapat

babam oturduğu koltukta boğuk sesini gizlemeye çalışarak anneme seslenir

-çiğdem kapat diyorum televizyonu

annem kırmızı battaniyesine sarılmış, kanepede iki büklüm ağlamaktadır
.....................


bizimkiler ben 3 yaşlarındayken aşırı ısrarlarımın da etkisiyle bana bi kardeş yapmaya karar verirler. evleneli 5 sene olmuş, arkadaşlarının peş peşe gelen 2. çocuk haberleriyle iyice heveslenmişlerdir.izmirde yaşıyoruz o zamanlar. annem ikinci bebeğe hamile kalır. ultrasounddfalan yok tabii. erkek olduğunu öğrendiklerinde doğuma bi kaç ay kalmıştı . ben-ilk çocuk oluyorum- çok zor doğmuşum. günlerce suni sancı falan.. yok. beni dünyaya çıkmaya ikna ettiklerinde neredeyse öbür dünyaya doğru yola çıkıyormuşum.
1. ay aa hamileyim, 3. ay yakuup çok mu kilo aldım, 5. ay midem bulanı..böööööö, 7. ay sevgilim oğlumuzun adı emre olsun mu, 8. ay yakup koş koş bak nasıl tekme atıyor şeklinde klasik bir gebelik. ve 9. ay halk dilinde de tıp dilinde de aynı olan nişan gelir. bi önceki gebeliğinden tedirgin olan annem hemen doktora gider. durumu anlatır. endişelidir. doğuma alın beni der. doktor, herşeyin normal olduğunu endişelenmemesi gerektiğini anlatıp eve gönderir. bi kaç gün sonra bi rüya görür. yaşlı bi amca emreyi anneme gösterir ama kucağına vermeden alıp gider. annem uyandığında sabah ezan okunmaktadır. elini karnına koyar. derin bi nefes ve gözlerini kapatır.
-pıt
gülümser
-pıt pıt pıt
gözlerini açar
-pıt pıt pıt!!!! pıt pıt pıt!!!!!!!!! pıt pıt...........
-yakup kalk yakup bebeğe bi şey oluyor
babam nöbet çıkışı,yorgun, anneme üzülür bi yandan gözlerine bakar. bebeği okşar kocaman karnından,bir eliyle de güzel saçlarını. merak etme canım, gelecek ya heyecanladı bizimkisi. hadi sen biraz istirahat et, der.
annemin içi rahat etmese de yatağa uzaanıp bekler. bebeğin hareketlerini saymaya başlar.
-bebeğim, noldu yavrum, neyin var?
-pıt pıt pıt pıt pıt pıt
-sakin ol yavrum, korkma ben yanındayım sakin ol
-pıt pıt pıt pıt
-yuvada yavru kuş ninni, erkenden uyumuş ninniii
-pıt pıt
-bebeğim
-pıt........pıt........
-yuuum şimdi güzel gözlerini,uyusun yavrum ninniiiiii
-pıt.........................pıt........................
-çok şükür
-...............
-................
-..............
-bebeğim??
-............
-bebeğim, noldu
-...........
-allahım!! neden durdun!! BEBEĞİM BEBEĞİM!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

emrecik annesinin karnında,dünyanın en huzurlu ve güvenli yerinde-bana göre akıllıca bi seçim-ebedi uykusuna dalmıştır. anne korkudan ve ağlamaktan kocaman olmuş gözlerle bu çocuğu sen öldürdün diye doktora bağırmaktadır. baba kocaman ellerini yumruk yapmış, hıçkırıklarını bastırmak için içinden fatiha okumaya çalışmaktadır. evde rabiş küçük kardeşini hevesle beklemektedir...................................

canım kardeşim,bu yazıyı oradan okuma şansın var mı bilmiyorum ama ben işimi garantiye alıp senin için fısıldıyorum gök yüzüne doğru. heralde oralardasındır. seni seviyorum. ha bi de ben, ablan...

YD........sahibine istinaden

sana çok veda ettim ben
asansörün camına yasladığım ellerim
otogarlarda otobüs camlarına salladığım ellerim
titrekliğini kanat çırpınışlarına benzettiğin
küçük beyaz martı diye şarkı söylediğin ellerim.....

bak gene titriyor..ama sen göremezsin ki
hem de soğuk, buz gibi....

bu sana son veda,
hiç aklıma gelmezdi doğrusu
yıllara ,boyumuzun erişemediği kilometre tabelalarına rağmen biz..
çok sevmiştik birbirimizi...

ilk saçlarıma dokunduğun yaz gecesine dönüyorum şimdi
yine aynı heyecanla ,aynı korkuyla bekliyorum soluğumu tutmuş
ben, yalnız ve mağrur küçük kızdım o zamanlar
avuçlarım kan revan ama sımsıkı kapalı..
sen açmıştın tek tek onları
birer öpücük kondurup.
yüreğinden akan sevgi
deva olmuştu yalnızlığıma
dudaklarından dökülmüştü hatırlıyorum
bi daha hiç kırılmayacak dalın, ben hep yanındayım...

sonra fısıldamıştık gecede

yıldızlar nasıl parlak ne de çoktu

gözlerimiz de beraber ışıldarken

yürekten dudağa,

yürekten dudağa...

senelerce her yere sevgimizden bir imza gibi düştü
iki masum harf
Y..D...

anlamını bi biz bildik
gerçekten yüreğimizde sakladık
dudaklarımızdan bile gizledik
nelere direndik.

büyüdük,büyüdük,büyüdük
ve bi zamanlar birken
ayırmazken birbirimizi
tekliğe adanmış sevdalara türküler söylerken...
şimdi yok olduk.....

gidiyosun.. gittin hatta çoktan
ama kabul etmezsin
ne diceğini biliyorum
sen çok memnuniyetsizsin

yanında duramadım
acıdan kabardı göğsüm
bi zamanlar yardığın ve akıttığın irinin yerine
şimdi kan doldurdun

görmedin
söyledim
dinlemedin
denedim

denedin belki sen de
ama 'olması gereken bu' dedin

bebeğim,bebeğim,bebeğim
derdin
sesin la bemole vururdu
ağlardım sevginden
özleminden ağlardım

artık aradığım kişi ulaşılmaz
bebeğin?
hiç farketmedin
biliyorum farketseydin...
ya da kendimi avutuyorum

şimdi boynum bukuk
ama kimse görmezken
ve avuçlarım yine kanıyor
ama sımsıkı kapalı
ben yine mağrur kız..

bu sefer büyümüş yaşlanmış belki de
geçsin diye dua ediyorum.

hoşçakal...

artık bana ikisi kaldı

onları sana vermeyeceğim
zaten istemezsin
masum iki çocuk anısına
hep saklayacağım
Y...D.................

2.12.2008

hazreeeeeet.....

size kardeşimin başından geçen bi hikayeyi anlatıcam...

aştide(ankara terminali) kardeşim babamın bi yerden ahbap olduğu bi adamla karşılaşmış. nasıl olmuş, nerden konu açılmış da birbirlerini bulmuşlar bilgim dışında. zaten aktarıcağım kısmıyla da çok ilgisi yok. nese, bu zat zamanında sıkı bi alemciymiş. sonradan tövbe etmiş alkolü bırakmış. ama modunu hiç değiştirmemiş. zaten adamın ünü buradan ileri geliyor. eski alemci karakterini-meyhanede nasılsa şimdi camide öyleymiş-devam ettiriyomuş. o zamanlar herkese paşaaaAAA dermiş. bu aaaaAAA lar giderek yükselen bir tonlamayla ağdalı bi uzatıma tabi rurulurmuş. ne alaka mı?? buyrun...
bey amca kardeşimle koyu bi sobet içinde,
-sen napıosun hazreeEEEt?
-okuyorum amca
-bize de oku hazreeeEEEtt
kardeşim, 'ne diceğimi şaşırdım valla bi kaç saniye adama mal mal bakıp sonra peki okurum diyebildim '
-sen neyle geldin hazreeeEEEt
-arabayla
-nerden bulduuuuuun?
-babam aldı!!!
-söyle hazrete bize de alsın....
kardeşim' adam sarhoş mu diyorum, elindeki tespihe bakıyorum. bi yandan çekiyor bi yandan konuşmaya devam ediyor. anlayamadım bi türlü.'
velhasıl muhabbet uzun, ama bu makamda gitmiş. hoşuma gitti paylaşayım ddm.adamın yeni sentez moduna da hayran kaldım:)

1.12.2008

babam iş başında

ben mecburiye gidene kadar geçen süreci bilen bilir. babam gün aşırı değiştirdiği radikal fikirleriyle illallah ettirmişti beni.kronolojik sıraya dizersek;
daha okul bitmemiş.........istifa mı!! istifa mistifa yok!!!
okul bitmiş.........sen hiç düşünme geçici görevle seni ankaraya aldırıcam.(2 ay baba ben istemem torpil fln die mızıldandım 2 ay sonra bu fikre adapte oluverdim ki) tercihlere 1 hft kala babam....bakanlıktakiler mecburide geçici görev olmuyomuş dediler................
mecburi hizmet tercihleri arefesinde babamdan yardım isterim...... ne uğraşıyosun binde bir şansın var zaten!!!
tercihler açıklanmadan bi kaç gün önce............. benim 5 tercih hakkın olduğundan neden haberim yok, bilseydim bi de bilmem nere yazardık!!!!!!!!!!!!!(ilgilenmeyenin kendisi olduğunu hatırlattığımda telefonu kendimden uzaklaştırmak zorunda kaldım)
kuradan iki gün önce............ben kurayı yalnız çekmiştim sen yalnız kalma yanına geleyim.
adanadan sabah geldi ve..............ya zaten bilghisayar çekiyomuş boşver gitmeyelim.(dedi ve beni de göndermedi)
ahlata tayinim çıktı...............sevindi
üzüldü
aferim iyi tercih yapmıssın dedi
daha uzak bi yer yazamadın mı diye kızdı.......................

durumu kabullendikten sonra............gitme istersen ankarada kal dersaneye gidersin
hayır baba
adanada otur, ders çalış git istifanı ver gel ya da
baba hayırrr
ben sana dializ kursu ayarlıyorum, burda kalırsın rahat edersin
babaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
adanaya döndük, hazırlık yapıcam................ bu hafta gideriz
yok haftaya gideriz
son gün gideriz
sen git istersen yarın......

gitmeden önce............evin tutuldu
başka bi ev bulmuşlar daha güzel orayı tutarız(diğeri noldu dedim)
ha ora mı..orası boş değilmiş!!!!!

ahlata giderken............öğretmen evinde kal ne ev tutacaksın
ptt misafiranesini ayarladım daha rahatmış.
ev mev yok, sen yapamazsın!!!

ahlattayız.................baba misafiraneye bakmıcaz mı?
sen orda rahat edemezsin iyi işte bu ev burda kalırsın
.
baba diğer eve baksaydık bi de??
ya ne gerek var işte mis gibi ev!!!!!!!!!!!

daha okuldayken.............arabayı gittiğin yere götürürsün.
atamadan önce.............araba orda başına dert olur...
arabana kış lastikleri takıldı. soğuktur şimdi oralar arabasız olmaz...

karda buzda arabayı nasıl süreceksin sen!!! araba fln yok!!!
arabanın bakımı yapıldı, hazır........

ahlata arabasız gittik, gittiğimiz gece netten 2. el arabalara bakıp yeni bi araba siparişi verdi
şimdi adanada
ama bu gidişimde benimle gelip gelmiceğini bilmiyorum-desem sanırım kimse şaşırmaz-

ben bayram nedeniyle adanadayım. cuma günü geldim. perşembe babamla yaptığımız bi tel konuşması.............diyalız kursu ayarladım, bitlisten bakanlığa ismin gönderildi...
ne!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!baba, ne kursu, nasıl , ne zaman başlıyormuş, ne kadar sürecek ya baba naptın bi konussaydık....................

cuma günü ben soru sormaya devam edince babam...........ya tamam zaten ismin pztsi verilecek konusuruz sen bi gel istemezsen vazgeçeriz........

bugün o pztsi.........baba, benm adım verildi mi?
yok bayramdan sonra.....
e peki kesin mi bu iş. hem 1 ocakta nasıl başlar yıl başı tatil..
ya 1 ocak olmasa da ocakta başlıyormuş
muş... emin değilsin yani?
yine teli uzaklaştırmak zorunda kaldım...

sonuç: ne istifa edebildim ne oraya adapte olabildim ne buraya gelip gelmiceğim belli oldu.....bu gidişle nisana kadar anca hayatımı nerde ne şekilde geçireceğim belli olacak. sonrası allah kerim...................................................

30.11.2008

blogumu okumuyor,onun için yazıyorum

güzel cümleler, üstüne şık bir fotoyla süslemek gerekirdi bu yazıyı.
gemimin ucu bükülmüş,kağıttandı. dişlerimle çiğnedim yelkenini.
aramızda kalsın olur mu anlatıcaklarım. pınarı bilenler bilir. benim hayatımdaki yerini. 15 seneyi bulan dostluğumuzu. kardeşimden ayrı saymadığımı. ve ben onun hep bebeğiydim.
kırmızı battaniye dizlerime sarıldı.
belki bi aşktı bizimki. aynı cinsin anne kız tadında büyük bir sevgi. ben onun için gittim ahlata. gittiğimden beri kavga ettik.
neden?? neden?? dedim
kendim de bildim üstelik
sessizlik kabullenişimi yuttu
küçük gemi gitmez di mi.............
o artık büyümüştü. eşine sarılacak, kendi bebeklerine annelik yapıcaktı. ben,eski alışkanlıkla bekledim..gelmedi... ağladım, duyurmadan. kalbim bi acıdı bi acıdı ki.
acıdan bir katar gelir
gelir uzaklardan
arkasına düşmüş derin bir gölge
ve ıssızlığın tadına ermiş
işte kısacası ben çok ağladım. o da ağladı. ben çok kızdım. o da çok kızdı. meğer ben ne kadar kırgınmışım. o daha da kırgınmış. ve benim için yaptıklarını hep mecburiyetten yapmıŞŞŞŞ.......
sen gidince buralardan sessizce
buralar gitmiş peşinden gizlice.......

ona aldığım ayıcıklı sabahlığı kuaförde unuttu. bu sabah aradım, aldın mı dedim. uğrayamadım dedi. ama kuaför çok yakındı. arabaları da vardı. çok üzüldüm. aptal alt dudağım yüne düştü. sonra bi mesajlaşma...
--------bana kim olduğumu hatırlattığın için sağol--------bana en güzel günlerimi zehir ettin---------onun arkadaşları ne kadar mutluydu---------sen beni yalnız bıraktın------------------özür dilerim bu kadar şeye malolduysam----------unutmicaklarının arasına bunları da ekle--------iyi tatiller size---------hoşçakal-----------eşine selam.
ahhh küçücük gemi
sulara attın şimdi kendini, delisin
ahhh yakarlar seni
dönmezsin bir daha geri, delisin
bitlisten ayrılıyorum. bugün araba ayarladık. eşyalarımı toplatıcam.

28.11.2008

ama korkma, lütfen korkma...

güneşe rağmen soğuk esen rüzgar ankara ayazına nispet yapıyordu. yokuş yukarı tırmanırken taş döşeli yola düşen gölgemi izliyodum. tek katlı bahçe içinde sağlı sollu evler sıralanıyordu her adımıda. mevsim itibariyle soyunmuş dallar gökyüzüne uzun parmaklar gibi uzanıyordu. kiminin üstünde kalmış bi kaç kırmızı yapraksa, en küçük hava akımına dahi direnç gösteremeden son yolculuğuna süzülüyordu. yatılı okulda ilk taramamı yapmaya gidiyordum. paltomun yakasını birleştirip okula girdim.......
kötü koku karşıladı bizi. karanlık koridorlar, karanlık sınıflar. küme yapılmış tahta sıralar ve birer ikişer oturan çocuklar. önce 1. sınıflara girdik. hepsi çok mu minikti yoksa bana mı öyle gelmişti. sınıflara hızla girip çıkmaya başladık. gerekli olanların ellerine reçetelerini verip ocağa çağırıyorduk. 5 ya da 6. sınıf olsa gerek. birbirinden pek farkı olmayan başka bi sınıfta, uzun bacaklarını sığdıramadığı sıradan ,yanına yaklaşınca ayağa fırladı. gri ceketinin yakaları pot yapmış-muhtemelen veraset sistemine katılmış bir ceket, kim bilir kimden- .
otur, kalkmana gerek yok canım.
ellerini uzattı, uzun tırnaklarının içinde bi önceki tenefüsten kalma toptak kalıntıları, çatlak elleri, yer yer kanamış...
tırnaklarını kesmeyi unutmuşsun, bak kirlenmiş.
çocuk birden irkildi. elleriyle başını korumaya aldı.
noldu?
kormuştu!!!
niye korkuyosun ki bi şey yapmıcam.
oysa ben saçına bakmak için elimi kaldırmıştım.

sessiz geçen bi kaç saniyede ben onu o da beni anlamıştık. ikimiz de boynumuzu büktük, yüzümüzdeki acıyı saklamak için. ikimiz de dudaklarımızı ısırdık, göz yaşlarımıza hakim olmak için.
ellerim saçlarında gezindi, usulca okşadım.bi şey diyecek oldum, ne diyeceğimi bilemedim. bi sonraki çocuğu hiç hatırlamıyorum. ve o sınıftan nasıl çıktığımı da.
burada yaşadığım her şey o ana deydi işte. o çocuğun saçlarını bi daha okşayabilmek için bir ay beklicem...

26.11.2008

okul taraması

(Çok klasik olacak) ama bir 657li olarak ilk maaşım geçen hafta yattı. ev kirası, borçlarım falan derken elime kalan 300 lira. komik. dediler, taramalara gideceksin burada. punaınını arttır dönerin fazla gelsin. puan!! nese efendim el mahkum düştük yollara. bu ilçenin en nezih iki okulunda genel temizlik adıyla kamufle edilmiş bildiğiniz bit-tırnak kontrolüne çıktım. hocalara karşı bi kibarım, pardon hocam vaktinizi alıyorum ilçe genelinde temizlik taraması yapıyoruz izniniz olursa... bi kaç sirke ayıklayıp tırnaklarını kesmeyi ihmal etme ablacığım tamam mı şeklinde bitirdiğimiz taramanın 3. günü buranın en kötü okulunda son bulacak. yatılı okul, köy çocuklarının aileleri tarafından atılıp gittikleri her gün dersten kaçmak için ellerinde sevk kağıtlarını sallayarak gelen bi dolu çocuk. genel profil cidden kötü. bana boşver gitme dediler. ama asıl onların ihtiyacı var şeklinde bir vicdan örgüsüyle hareket ediyorum şmdilik. benimle beraber gelen sağlık memuru, babam kadar muhtemelen. (ben amca diyodum, bey demeliymişim, amirlerim uyardı) dolayısıyla siz öğretmenler odasında oturun ben hallederim diyip bi başıma daldım sınıflara. çocuklar çok komik, tabii hak vermek gerek. beyaz önlüklü, ellerinde eldiven bi tip ,kapıda bitiyor. nese, her içeri girişimde hiiii aşıııı fısıltıları yükseliyor. bana ööretmenim diyolar. çok komik. dün okuldan çıkarken bi kaç kız yolumu çevirip biz sizi çok seviyoruuuz dediler. ne diceğimi bilemedim. bi de arada muyeneye ocağa gelenler aaaa ben seni tanıyoruuum diye bağırıyor. bugün okulun bahçe kapısından çıkmak üzereyim, bi kız öretmenim diye bağırıyor. tabii üstüme alınmadım. sonra bana yetişti

benim bi sorum var

sor bakalım

şeyy benim saçlarım çok dolaşık

ne(mallama anı), nasıl yani(toparlayıp doktor edası takınılan an)

kaşınıyo mu dökülüyo mu ne var

yok taranmıyor, çok karışıyor da

!!!!!! saç kremi kullan!!!!



bu diyaloğa allahtan kimse şahit olmadı.



geçen akşam buradaki doktorlarla toplandk. yemek yedik. buranın en popiler mekanı van gölü lokantasında. sonra kestane yenicekmiş, bir otobüs acentasının bürosuydu toplantımekanımız.sahibi kamyon lastiği yaktı sobada.silahınıçıkarttı bize gösterdi. baretta bilmemne muhabbetleri döndü...burada sosyal ilişkiler biraz farklı. tabii seyir kafe beklemiyodum ama...kronik bir sakar olarak ayağıma çay döküldü. biraz yandı kendileri.

off, olmuyor, ne yazsam nasıl anlatsam da sıkılıyorum. kendimi teskin etmek için belki komik göstermeye çalışıyorum olanları. ama bilmiyorum. buradan gitmek istiyorum. herşey sorun. insanlar nedense beni anlamıyor. ben de onları anlamıyorum.

21.11.2008

5. GÜN

çalışmaya başlayalı 5 gün oldu. poliklinik bilgimi farmalist diye bi program sayesinde kamufle ediyorum. her hastaya ilaç yazabilmem için ortalama bi 15 dakika araştırma yapmam gerekiyor. hangidoz, kaç miligram, hangisiucuz...burada bana bakkalından kaymakamına herkes doktor hanım diyo. sıkıldım. bizimkiler de telefonda naber doktor hanım diyince isyan ediyorum. sanki daha öncesine dair bi kimliğim yokmuş gibi. benim bi adım vardı!! bana çay getiren bi çocuk var burda. adı adem sanırım. ben gidip alıyodum mutfaktan çayımı, o getirince de mahçup oluyodum. meğer buranın çaycısıymış. internken hep en alt olunca şimdi benim altımda birilerinin olması garibime gidiyor. kimseden bi şey isteyemiyoruum. bi şey soracaksam ben odalarına gidiyorum. kimseyi odama çağıramıyorum... falan filan. dün evimde kaldım. perdesiz, televizyonsuz, internetsiz. salona 2 kanepe aldım. bitanesini açıp yatak yaptım. bi de pembe kareli bez dolap ki dün mahvetti beni. ne inatmış o demirler geçmez, iskeletin üstüne bez kısmı geçmez. evde çekiç yok kışlık botlarımın tabanıyla çaktım :) gayet başarılı oldu. bugün perdelerim geliyor. boyum yetişecek gibi değil. tus kitaplarını dizdim üstüste. üstüne çıktım, baktım yetişiyorum. bari bi işe yarasınlar. bu öğlen ilk defa yemeğe çıktım. ahhmet (diğer dr arkadaş) ve 1 noludan 2 dr arkadaş daha. bitanesinin mecburisi bitmiş. buralıymış tusa çalışıyomuş. abdullah. diğeri hacettepe mezunu hataylı bi kız. benimle aynı atamada gelmiş. annesiyle kalıyor. :( kıskandım... öğlen yemeğinde paso tus muhabbeti döndü. bildik gergin tıpçı modeliydi kız. oğlanlar boşlamış çalışırsam yaparımmodunda daha serin kanlı tipler. bi an kendimi fakülte kantininde gibi hissettim. yemekten sonra sonra uydu bağlatmak için A... bayiine gittim. sinema kanallarının olduğu bi paket seçtim. buralarda sinema falan yok. gerçi 37 ekran tv de ne kadar film izlenir ama olsun. dün sessizlikten o kadar sıkıldım ki. zaten burada kablo tv falan yok. şimdilik hasta yok. belki bi ara bankaya gider gelirim. hasta geldi.

19.11.2008

ama çok özledim

annemi çok özledim
babamı çok özledim
kardeşimi çok özledim
emrahı çok özledim
kızları çok özledim
evimi çok özledim

18.11.2008

bugün toplu taşındık

sabah 7 de uynadım. adilcevazdan bitlise giden dolmuşa yetişmek için alel acele hazırlandım. pınar beni durağa bıraktı. (burda her kelimenin hakkını veriyolar. durak: 8 de kalkacak dedikleri dolmuşun 50 dakika beklemesi dolmuş: bütün koltukları 'dol'madan gerekirse öğlene kadar beklemesi sanırım sizinde benle aynı fikirde olmanıza yeticektir) 9 a doğru yola çıktığımız ve mazot almak için(neden daha önce almadığına aklım ermedi) gideceğimiz yönün tam aksi istikamette yaklaşık 15 dakika gittiğimizden işe geç kalıcağım kesinleşti. ben de elimde kadın doğum kitabı, gözüme gözüme giren güneş muhalefetinde, ektopik gebelikteki en sık nerde olur, hangi yöntemle en sık hangisi olur tekerlemesini anlamaya çalışadurayım, (durum cidden komik ben hariç tüm yolcular ellerinde siyah poşetlere-o poşetler nedense hep siyahtır- sarıp sarmaladıkları eşyaları, kucaklarında bebeleri, ağızlarında peçeleri, ellerinde tesbihleri bissürü insanın arasında, şoförün bayandır ha bayandır oraya otursun ha diye yanıma oturttuğu 15 yaşlarındaki kızcağızın bi bana bi kitaba bi içinde yazanlara attığı garip bakışlar arasında kendimi uzaylı gibi hissettim.) birden tuhaf bi koku burnumu yokladı. istemsiz avucumun içine sakladığım zavallı delikciklerden içeri doldu yasemenli el kremim.

ohh dünya varmış..ya bu yasemen değil miydi? allah allah kokusu mu değişmiş bu kremin...

yoo tabiiki değişmemişti. sadece benm zavallı binbir arıtma damıtma ve kimyasal reaksiyondan geçirilen çiçeğim artık ful kapasite çalışan bi dolmuş insanın ten ahengine karşı koyamaz olmuştu.bunu anlamam çok uzun sürmedi. anlayamadığım burada herkesin tuhaf bi kokusu var ve hepsi birbirine benziyor.önce hepsi aynı sanıyosunuz bi zaman sonra aralarındaki küçük nüansları farkediyorsunuz. aman ne güzel!! -ne demek istediğimi yolu bu taraflara düşenler anladı sanırım-neyse efendim, ben pes edip avuçlarımı kucağımda birlestirdim. bi taraftan da kendime artık bu kokuya alışmalısın, rahatsız olma,alış diye telkinler veriyordum. neyse ki yolculuk çok uzun sürmedi. sağlık ocağının önünde buyrun doktor hanım diyince şoför herkes şööle bi başını çevirdi kaçınılmaz süzülme işlemini de sağ salim atlattıktan sonra iyi günler dileyip indim.

ya hayat?


bugün ayın 18i...

karanlık odama ilk dökülen sözcüklerdi.

bu sabah.

telefonumun alarmı o şarkıyla çalıyor biliyormusun?

bu sabah...

hani ben gitmeden dinlemiştik de çok sevmiştik..

hani kızla oğlan beraber, çok mutlular

sonra kız gider, çocuk şarkılar söyler onu bekler

bi sabah geri döner kız, ansızın, sarılırlar...

onlarınki nedendi bilmem ama bizimkisi mecburi bi ayrılık.

günleri tek tek saydığım durup durup başa aldığım ,bi daha saydığım...

her reçetenin tarih kısmını doldururken tükenmiş kalemimle

gözlerim doldu.

sen mükelleflerle ben hastalarla boğuşurken

bugün yanında olmalıydım diye isyan ettim.

sonra özür diledim Ondan.

teşekkür ettim, varlığın için en azından.

çok uzak, ve kokunu duyamıyorum,

insanlar gözlerimi neden kaçırdığımı bilmiyor.

olsun.

seni seviyorum.

yaşadığım 3 güzel yıla yeni birini eklemek dileğiyle.

hep benle kal...




17.11.2008

işte asıl sınav

hep derler. tıp fakültesinden yolu geçmiş olan herkesin aşina olduğu cümledir. gerçek sınav ilk hastanın karşısında verilir... tabii her şey komik olacak ya ilk hastam türkçe bilmeyen bi teyzeydi ve benden akıl malik raporu istediler. hastanın ne dediğini anlamadığım için tercüme ettirdim. hasta yakınının da ne dediğni şiveden dolayı anlayamadım. sağlık memuruna başvurdum son çare. o da bana bi şeyler dedi ama artık yeni gelen tohtor hanım da pek bi angutmuş demesinler die anlamış gibi yapmak zorunda kaldım. meğer hepsi öz türkçe!! akıl malik diyorlarmış da ben anlamıyormusum. efendim bu bir rapor. tarla tapan için noteremi gerekliymiş neymiş. yani akla malik olma nasıl bi tamlama hala çözemediysem de net üzerinden yapılan hasta kayıt işlemlerinin yürütüldüğü programda -kısa ismi SABİS oluyor- nerede olduğunu biliyorum artık. tabi benim beyaz yemenili yaşlı güleç teyzem soracağım hiç bi soruyu anlayamayacağı için aklının ne derece malik olduğunu yakınından anlamaya çalıştım.

bendeniz: teyzee kaç yaşındasın

hasta yakını: av...hrt....stuağşe....

teyze:b..eğğ...heasy...lfşsh...

hasta yakını: bilmiyomuş tohtor haanım

yani ne diyebilirim ki. en azından hasta yakını samimi davrandı. belki teyze cidden alzheimer, o anda benim düğünüm var bırakın ahmet beni bekler falan diyo,yakınıysa gayet 78 yaşında, ben oğluyum, burası ahlat, sağlık ocağındayız diye beni yiyo. nerden bileceksin ki. tüm bu paranoyak düşüncelerimin arasında versem miiiii vermesem bana silah çeker miii ya da evimi öğrenip akşam yolumu keser miii..................... abartmadım bu kadar. ama olmamış şeyler de değil bunlar. nese efendim verdim raporu. bi kağıt bi kaşe bi imza tamam işte oldu. kağıdı uzattım buyrun....!!!... teyze, sen ne ara o sandalyeden kalktın, nasıl bi hızla yamacıma geldin elime sarıldın öptün...ben bildiğiniz dumur ,korkudan kahküllerimin arkasına saklanmış gözlerim teyzenin burnun üstündeki benleri sayacak kadar yakın aman teyze naapıosun!!! demeye kalmadan yakını omuzlarından tutup saolun hocam diyerek dışarı çıkardı. teyze hakkındaki şüphelerimde haklı olabilir miyim acaba??? ya beni kaynanası sandıysa???? işte burda yanlış yapmıştım. sadece aklımdan geçirdiğimi sanırken yanıldığımı yanımdam oturan dr ahmet beyin yüzüne bakınca anladım. yeni mesai arkadaşı için ne düşündü artık bilemiyorum. belki ilerde sorarım.

16.11.2008

pencere

odama düşen bi kaç kuru dal gölgesi. giden güneşin haberini veriyor. aldığım kararların kaçının arkasında durabileceğime dair içimde uyanan şüpheler ateş böceğinden işaret fişeğine doğru yol alıyor. tedirginim. korkuyorum. geceleri uyuduğum bölük pçrçük uykunun arasında bazen nerde olduğumu soruyorum kendime. cevabı bulduğum anda içimi dolduran soğuğa karşın battaniyemi çekiyorum gözlerimin üstüne. içimde beliren sen istedinleri bastırmak istiyorum. makul yanıtlar buluyorum ağlamaklı iç sesime. teskin etme cümlelerimin arasında dağılıp gidiyorum zihnimde beliren binlerce renk,hayal ve sesin arasında. bi öfke var içimde ne zaman patlıcağını tahmin edemiyorum. olur olmadık herkesin üstüne bi parça bulaştırıyorum. onu sorumlu tutuyorum tüm bunlardan sonra başkasını. zaptedemediğim hislerim içime dönüyor sert atılmış bumerang misali. yatağıma kaçıp ağlıyorum. bazen umut bağlıyorum gördüğüm her ağaç dalına. sallanan rengaren çaputların arasından benim dileklerim göz kırpıyor. ne kadar da yakınım diyorum. sonra birden hava kararıyor. burda gerçekten hava hemen kararıyor. karanlık çok uzun bir cümle gibi. virgülsüz eski türkçe yazılmış. anlamakta zorlanıyorum. bölecek bir ışık arıyorum etrafta bi sokak lambasını ya da apartman ışığını virgül etmek istiyorum karanlığa. ama bulamıyorum. buradav evlerin ışıkları da cılız. sevdiklerimin yüzü geliyor tek tek yanıma. kıymetini bilmediğim onlarca gün gece geliyor hatırıma. kızıyorum kendime neden hep aynu pişmanlık? ders alamadığım bi 25 yıl sayıyorum. kim bilir kaç çekerli bi otomobil tekerine takıyorum kendimi. umutlanıp hüzünlenip vazgeçip yeniden diyip yine vazgeçip herşeyin geçiceğini bilerek ve yineleyerek kendi kendime susuyorum.

15.11.2008

akşam olurken







insan hüzünleniyor tabii. arkadaşlarımın yaşadıkları ilk macerları okuyunca iyice kötü oldum. bizden bi arkadaşımız şimdi çakal kbb asistanı, bi diğeri bölüm başkanını bile pes ettirecek yeni bi halk sağlığı asistanı, biri vanda,biri kastamonuda,biri de eş durumundan ankarada ücra bi sağlık ocağında göreve başladı. herkesin hayatını en az kendiminki kadar merak edip herkes için telaşlanıyorum. sanırım onlar da öyle. henüz kendi fotolarımı çekemedim ama googledan bulabildiğim kadarıyla yeni mekanım...


son foto ahlatın bitlisten gelirken size görünen ilk çehresi. ikinci fotoğrafım sağlık ocağım.fotoları yazının içine nasıl yerleştiriceğimi bilemediğim için şimdilik böyle idare edin. ilk foto birinci kat,sağdan ikinci pencereye bakın.onun arkası benim salonum :)

Bitlis

geleli iki gün oldu. perşembe sabah 7 de başlayan yolculuk akşam 19 da son buldu. ankaradan uçakla Van'a geldik. Babamla beni Pınar'la nişanlısı karşıladılar. 14 senelik dostluğumuz beni buralara sürükledmişti bir nevi. Arabaya bindik. Vanın meşhur kahvaltı salonlarından birinde otlu peynir,murtağalı kahvaltımızı yaptıktan sonra Edremit, Bitlis, Tatvan,Ahlat , Adilcevaz olan rotamıza koyulduk. bitlis sağlık müdürlüğünde memuriyet hayatıma attığım ilk imza, tatvanda mönüdeki her şeyin bittiği bir akşam yemeği ve iki jandarma ya da asker (emin değilim)çevirmesinden sonra pınarın evine vardık. Babam beni rahat ettirsdinler bana sorun çıkarmasınlar diye biz gelmeden tüm tranıdıkları vasıtasıyla bu civarı ayağa kaldırdığı için sağlık müdür yardımcısı bugün yeni bi doktor başlıyomuş milli eğitimden sağlım bakanlığına bissürü insan aradı ne dertleri varsa şeklinde konuşması gelen doktorun ben olduğumu öğrenmesiyle sonlandı. tabii sonra ortamın me kadar buza kestiğini tahmin etmek zor değildir. ben babama gör bak işte ne lüzumu var bu kadar gürültü yapmanın bakışları atarken o da adama ne diyon lan sen bakışları atıyodu. memurluğumun ilk resmi merci muattaplığım babamoın tüm memurluk hayatında adeti olduğu üzre kavgaya ramak kala başlamış oldu. tabii bunun arkası ertesi gün ahlat sağlık grup başkanlığından sonra uğradığımız kaymakamlıkta babamın yine beni sahipsiz sanmasınlar niyetiyle yapmak istediğinezaket ziyaretinin kaymakam ve arkadaşlarının 1 saat süren çay toplantısı üzerine kaymakamlıkta çıkan kavgayla noktalandı. evet artık her şey tamamdı. kaymakamlığa başlangıç yazımla birlikte yeni gelen kavgacı doktor olarak namım da ulaşmıştı. Oradan çıkıp ev aramaya gittik. Ahlat van gölünün kıyısına paralel yerleşmiş Adilcevaza nazaran daha gelişmiş bir ilçe. benim ahlat taşından yapılan eski evlerde oturup odun sobası yakma hayallerimi darmadağın edip TOKİnin şehir dışına yaptığı bildiğimiz 3+1 kaloriferli klasik apartman dairelerinden birinde karar kıldık. 200 lira kira, 250 lira aidat olarak belirlenen aylık bütçeme de oluru verdikten sonra tuvaletin aktığını yapılmasının bi haftayı bulacağını söylediler. tabii bu süre giderek 10 gün 15 güne çıktı. ben sinşrden sağı solu tırmalamaya başlamıştım ki pıunar beni alıp hadi gel yemek yiyelim diye arabaya attı. biz kamyoncu lokantasında iki kız yemeklerimizi söyleyip afiyetle çaylarımızı yudumlarken gelen geçen ve gözleri üzerimizde kalan adamlara bakıp ben niye bunlara alışacakmışım onlar bana alışsın dedim. pınar da 1 senelik tecrübeyle sabit anlattığı bi kaç anısından sonra bu fikrimden küçük bi u dönüşü yapıp yukarda aile salonu varmış dedim sesim bira cılız mı çıkmıştı ne? adilcevazda pınarın evinde bana hazırladığı odaya bi kaç parça eşya ekleyip yerleşmeye karar verdim. ki niteki yan flütümden makyaj malzemelerime kadar yerleştim. şimdi kendimi daha güvende hissediyorum doğrusu. 1 aya da taşınırım. burada da çok güzel bi odam oldu. pınarla hüseyin bu ayın sonunda evlemicek olmasalardı ben hep burada kalacaktım. gerçi yine kalıcaktım da annemler bırakmadı. olur mu canım öle şey, yeni evli çift, elin adamı falan laflarının altına bu hayalimi gömmek durumunda kaldım. yine de bu kadar yakınımda birilerinin hem de 15 seneik dostumun olması beniş çok rahatlatıyor. mesela şimdi akşam yemeği hazırlıyolar. hüseyin klasik bir antepli mantığıyla 15 gün yakamasa depresyona gireceği mangalının başında bize balık pişiriyor. ben de yatağımda yeni aldığımız cicili bicili battaniyemin üstünde oturmuş bu yazıyı yazıyorum. eğer onlar olmasaydı uhtemelen şimdi kedi gibi pısmış ağlıyor olacaktım :) insanın kendini tanıması da iyi bi şey tabii. nese artık gitmem lazım. sanırım yemek oldu. evimi ve buraları anlatmaya devam edicem.

8.11.2008

bitlise giderken

bugün anneanemin ölüm yıldönümü. gitmeden ziyaret edeyim dedim. onun doğduğu ve gençliğini belki de tüm umutlarını bırakıp geldiği topraklara gidiyorum.

6.11.2008

sessiz gönül dostumdan...

ben mutsuzum.ağlasam diyordum.ama öyle feryat figan değil,zırıl zırıl değil,gülümseyerek ağlasam... hatırlarken ardarda bi şeyler devrilsin içimde. ağlayayım ,kendime değil,unuttuklarıma...sonra blogunu okudum.sonra cd çantamda neredeyse bir senedir en üstte duran cd yi izleme zamanım geldi. taktım ,olmadı. sildim,olmadı. yıkadım,oldu. izledim. küçük burnuna ,saçlarına takıldım esmer oğlanın. gözlerindeki ışıltıda eridim. böyle bakmalı çocuğum dedim. aldım onu kalbime,dinledim.yanındaki çocukla konuşuyordu.ses derinimden geliyordu.anlayamadığım dilin altyazısıydı:-ne yapıyorsun burada?-gel otur,emir ağa!-burada vakit kaybediyorsun,uçurtma diğer yöne gitti.-bu tarafa gelecek.-nereden biliyorsun?-biliyorum işte.-ama nasıl?-sana hiç yalan söyledim mi?-nereden bileyim!-pislik yemeyi tercih ederim.-gerçekten öyle mi?-ne öyle mi?-yalanını söylersem yer misin?-istersen yerim.ama gerçekten böyle bir şey yapmamı isteyecek misin?-deli misin? istemeyeceğimi biliyorsun-biliyorum.biliyordum.istese de" isterim "diyemezdi zaten.istenmezdi böyle şeyler.sevmek götürürdü öfkeyi ya da bir ucu nefretti. nefret oldu,ya da başka bir şeydi,yenilgiydi,bir gün istedi .istediğinde yüzüne sürecekti çürük meyveyi parlak gözlü çocuk.ne farkı vardı pislik yemekten.ağladım ben,üstüne sürdüğünden değil,derinime sığdıramadığından..."asil hesaplaşma anlayışınızı sevdim ,bayım." diyorlardı ya hani,böyle verilirdi hakkı lafın.artık ne zaman sinemada birbirine dönen iki çocuk yüzü görsem onları hatırlayacağıma mutlu oldum.-bravo ne demek biliyor musun?-hayır-bravo dahinin italyancası-hikaye ne hakkında?-sihirli fincan bulan bir adamla ilgili.gözyaşlarını fincana akıttığında inciye dönüştüğünü öğreniyor.çok fakir biri, anlıyor musun?Hikâyenin sonunda elinde bir bıçakve kollarında karısını cesediyle bir inci dağının üzerinde oturuyor- Yani karısını öldürdü mü?- Evet, Hasan.Böylece çok ağlayıp zengin olacaktı.Evet, hemen anladın.Ne?-Yok bir şey, Emir ağa.Kahvaltını bitirdin mi?-Ne var-Hikâye hakkında soru sormama izin verir misin peki?--Tabiî ki.-Adam neden karısınıöldürmek zorundaydı-Çünkü her gözyaşı inciye dönüşüyor.-Evet ama neden sadece soğan koklamadı? dedi ya hani ,elimde binlerce fincan olsa gökyüzüne değerdi başım...-O uçurtmayı senin için getirmemi ister misin?-Senin için bin tane bile getiririm.anlatabileceğimi bilsem binlerce kez yazardım içinden geçtiğim anları.. bu sana ilk mektubum sanki. ben bugün mutlu oldum. FARKINDA olmadan güzel hissettirdin bana. senin için binlerce kez dua ettim. binlerce kez mutlu ol bebeğim

1.11.2008

uçurtma avcısı


karman çorman oldum. bi film hayatınızı değiştirmez elbette ama tanımadığınız kişilerin son nefeslerine belki en yakınları kadar üzülmenize sebep olabilir. acılarla yoğrulmuş yer yüzünde kim bilir sırtımızı dayadığımız kaç ağaç bi zavalının kanıyla sulandı? hiç bitmeyen haksızlıklara, zulümlere rağmen kim bilir kaç uçurtma bir çocuğun kalbiyle beraber havalandı.

en iyisi susmak. ve çok güzel anlatılmış bir hikayeyle tanışmak.

uçurtma avcısı, the kite runner izlemediyseniz nacizane tavsiyemdir.

30.10.2008

selçuk gazinin doğduğu yere gidiyorum

Ahlat, Bitlisin bi ilçesi. youtube dan izlediğim video, parlayan harflerin yataydan tek tek düşerek yazdığı best production yazısından sonra gölün üstüne güneş doğar. sesi bas bariton perdelerinde demlenen bi amcanın her harfi içtiği bi ahlat gelir. kümbetlerin,oyularak yapılmış urartuların taş kalıntılarının aralarında açan sarı çiçekler kameraya takılır. gölde yapılan yelkenli yarışlarından bana düşen buruk gülümseme dudaklarımda donakalır. dünden bugüne gelmiş ve tabiiki geçmiş zamana dokunmuş kişilerin isimleri dizilir . ben o ipi alır, boynuma takarım. gözlerimde biriken yaşların arkasından ekrana merakla bakan sevgilimi sevgiyle izlerim. sonra yanındaki kardeşimi özlerim. heveslerime karışan hüznümü gizlerim. bir boyna dolarım kollarımı,sıcacık olurum. hayat daha neler getirecekmiş, beklerim.

24.10.2008

YUH ARTIK!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! blogspota giriş engellenmiştir

bu nasıl bir saçmalıktır. neden sebep alınmış bir karardır. o kadar porno sitesi, haritamızı açıktan bölmeye cesaret eden şahısların aleni vatan hainliği akan siteleri dururken, ben yaşadıklarımı belki sadece kendim için yazdığım bi siteye giremiyorum. neyi kontrol altına almaya çalışıyorlar.insanlarrın hissetmesini mi, hissettiklerini anlatmasını mı???? bu ne demek....su an sinirden yazamıyorum bile.tebrikler, böyle devam edin. sonunda başaracaksınız.............................

www.vtunnel.com DAN GİRİŞ YAPABİLİRSİNİZ, SAYGILAR...

23.10.2008

mecburi hizmeti beklerken

hayat sürprizlerle doluymuş. elini bi torbaya sokup avcunun içinde sıkışan kağıtta yazan kadere boyun eğecekmiş papatya. boynu bukuk değilmiş ama. başı yukarda, onu bekleyen tüm zorluklara kucaklamak için kollarını açmış bekliyormuş. her zorluğun altında saklanmış güzellikleri bulmak için heyecanlıymış. ülkenin en karmaşık en tehlikeli dedikleri herkesin kaçtığı kadroları tam takır vilayetlerine dikmiş gözünü. allahım diyormuş, neden olmasın.. oradaki insanların da ihtiyacı var.gitsem..belki bi faydam olur..vatan değil mi..korkmak olur mu...dua ediyormuş içinden ve biliyormuş ki nereye gitse yanında O olacak, hiç yalnız kalmayacak. en büyük hayallerinden biri gerçek olacak. uzaklarda, yokluklar diyarına umut götürecek. elinden geldiğince. bi çocukluk hayaliyken bu. şimdi geleceğiymiş.

17.10.2008

adanada olağan bi gün

yarın istemeye gelecekler. nişan takılacak. kuaföre sabah giderler. bugün de ayakkabı almaya gidecek çocuklar....
iki yakın arkadaş, hep benzetilen. kardeş sanılan iki yakın dost. aynı çocukluğu aynı gençliği yaşamış. aynı eğitimin çilesini çekmiş iki genç doktor. hayata yeni atılan...
damla,yarın nişanlanacaktı. ben evlenmicem diye ayağını yere vuran çocuk halleri geldi münevverin aklına. canı kadar sevdiği arkadaşının gözlerine baktı, yüreği sımsıcak bi anne şefkatiyle doldu. biraz hüzün bulaşmış kocaman bi gülümsemeyle saçlarını okşadı damlanın.
damla geldiğinde münevver bilgisayarın başında açıklanacak kadroları bekliyordu. mecburi hizmet kurasına girecek, türkiyenin kimbiliir neresine gidecekti. damlaysa uzmanlık sınavından güzel bi puan almış, tercihlerini -izmir ağırlıklı- egeden yana kullanmıştı.

akdenizin tuzundan uzakta yaşıyamazsın sen dedi münevver gülümseyerek arkadaşına.

hiç ankara yazmıcak mısın?
ankara yazsam da gelmez, hem zaten hiç sevmiyorum ben bu şehri. bunu konuştuklarında ankarada bahçelievlerin dar sokaklarında yürüyorlardı. aylardan ağustos olmasına rağmen hava serinceydi.

evet bu kadar terleyemiceem için cidden çok üzülüyorum dedi damla. iki arkadaş birbirlerine bakıp güldüler .aylardan ekim olmasına karşın hala çok sıcak olan ortaokuldan beri yürüdükleri otobüs yolunda kol kola girip arada bir terleyen kollarını üfeyerek.

damlaya ayakkabı, münevvere adliyeden temiz kağıdı almaya gidiyolardı. hayatlarının her dönemecinde diğerinin izi mutlaka vardı. şimdiki gibi.

işlerini halledip bi kafeye oturdular. gazipaşa diye bilinen işlek caddenin bitiminde başka bi ana caddeyle bağlantı noktasında, tam köşede, ağaçların arasında. aslında çok eski bi büfenin ki kendisi şehrin ismiyle beraber anılır, yola koydukları bi kaç plastik ama geniş ve rahat masa ve sandalyeden ibaret bu küçük ve sevimli yerde sohbete daldılar. evlilik, mesleğe başlama heyecanı gibi ciddi mevzuların eşiğinde olduklarını unutup herzamanki lise talebesi hallerine bürünmüşlerdi. yan taraftaki fotoğrafçının astığı komik gelin damat fotoğraflarına bakıp yorumlar yapıp kahkahalar atarken korkuyla arkalarını döndüler. tuhaf sesler ve çığlıklar gelen kafenin içine baktılar. anlaşılan birileri kavga ediyordu. fakat sürekli bi gürültü ve ses olmasına rağmen hiç bi şey anlaşılamıoydu. sonra kavga eden muhtemelen lise üniformalı kızlı erkekli bi genç grubun -tamamının- dilsiz olduğunu farkettiler. işaret diliyle kavga ediyolardı. birbirlerine vurmak için durdukları tek an heralde dilsiz küfürler savrulan anlardı. dilsiz alfabesinde de küfür varmıymış diye düşündü münevver elindeki portakal suyunu masaya bırakırken. ortalık biraz sakinleşip tekrar her masa kendi dünyasına dönmüştü ki, iki bina yandan yeniden sesler yükselmeye başladı. kafeden çıkıp gittiklerini sandıkları grup meğer hala ordaymış. ve her neden se kavgaya iştirak edenlerin sayısı bi hayli artmış. kalabalıktan biri okkalı bi küfür savurdu. bunu büfeden elinde dev bir bıçakla dışarı fırlayan bi genç izledi.ortalık karışmıştı. masalar itiliyor, biri sandalyeyi almış bi başkasını sırtına vuruyordu. damla elinde telefon,155i ararken bıçaklı gence doğru bağırmaya başladı. noluyo ya,hemen bıçağa sarılmalar falan. her zaman deli cesareti yüzünden kızılan münevver bu sefer korkudan kısılmış bir sesle damlayı kolundan çekiştiriyordu. sus damla manyak mısın? hadi gidelim burdan. içtikleri portakal suyun parasını ödemek için döndüğü gencin elindeki bıçağı görünce şaşkınlığı iyice artan münevver elindeki parayı tezgaha bırakıp damlayı kolundan tutup çekiştirmeye başladı. hadi damla gidelim burdan nolur. tam o sırada gelen polis bezgin bi yüz ifadesiyle araban indi. damla bağırıyodu hadi çabuk olsanıza elinde bıçak var.dalga geçtikleri fotoğrafçı vitrinini dönüp olan biteni arkalarında bırakmak için hızlı adımlarla yürdüler. bi süre olayın kritğini yapıp, daha bi kaç hafta önce damlanın sağlık ocağında yaşadığı silahlı kavgayı konuştular. damlanın alışıyosun bi süre sonra dediği anda münevver aniden durdu. ben boya alıcam diyerek yanlarında duran kocaman kitapçıya daldı.2 yeni renk seçip dolanmaya başladılar. münevverin dikkatini bi rafta duran tuhaf bi paket çekti. damla o ne be öyle helva gibi dedi. elinde tuttuğunu oyun hamuru olduğunu anlayan münevver yaa helva canım dedi. damla hala nolduğunu anlamadığını söyleyince münevver her zamnki gıcık alaycı yüz ifadesini takıp bilmiş bi ses tonuyla un dedi. un.
sonra rafların arasından yeni bi kahkaha balonu patladı. güldükleri yapılan bu iğrenç espri değildi. güldükleri bunun espri olmamasıydı. damlanın helvasıyla dalga geçmek için ağzından çıkacak oyun hamurunun yerine un demesiydi. üstelik bunu farketmemişti. yıllardır birbirlerini tanıyan iki dostun olanı anlamaları için konuşmalarına gerek kalmamıştı. kasaya doğru yönlendiler.
damla _acaba kasada kredi kartı geçer mi?
münevver_hayır fiş geçer...
bu diyaloğun üzerine damla münevverin az önceki olaydan sonra ayarının bozulduğunu söyleyip kitapçıdan çıkardı. ertesi gün buluşmak üzere kararlaştırıp hastaneler dolmusuna bindiler.

15.10.2008

mola

kaptan 3 saattir dönen tekerlekler biraz dinlensin diye otobüsü aksarayda durdurdu. pufflayan kapılardan içeri doluşan soğuk sayılacak bir havaya, sarındığı kırmızı şalla cevap verdi genç kız. yıllardır kimbilir kaçıncı bu diyerek itti teksas işi tuvalet kapısını.hızla geri gelen kapıya deymemek için aceleyle içeri girdi. arkasında fizik kurallarına tabi sallanan kapıyı bırakıp adeti olduğu üzre sağ baştan üçüncü tuvalete girdi. neden ellerini kurulayacak kağıt havlu koymazlarsa diye söylenerek çuval gibi çantanın içinden bozukluk aranmaya başladı. buyrun diyerek uzattı 75 kuruşu. acaba artık beni tanıyolar mıdır diye düşündü. sonra kısık sesle tekrarladı..kimbilir kaçıncı bu...


ne kadar kaliteli de olsa sevmiyordu yol üstü lokantalarını. belki de yolculuktandı. şehir içinde bile arabada midesi bulanırdı çocukken. markete girip tuzlu kraker arandı.bu da yolculukta edindiği bi çocukluk alışkanlığıydı. annesi midesi bulanmasın diye su dolu plastik bardağa iki damla sarı bi ilaç damlatırdı,tadı hala aklında. genelde kesmez, bulanmaya başlayınca ye bastırır diye uzatırdı kırmızı parlak paketi. severdi paketin arkasında elinde yuvarlak krakerini yiyen beyaz çizgi çocuğu izlemeyi. bi türlü karar verememişti,o yediği kraker mi yoksa eli mi?
bi paket çubuk kraker bi tane çilekli gofret 3 lira.
buyrun, diye uzattı parayı. soğuğa rağmen dışardaki yuvarlak masalara yöneldi. bi sandalye çekip oturdu.
çay alabilir miyim?
tabi abla.
etrafını izlemeye koyuldu. tam karşısındaki masaya oturmuş yalnız bir kadın, telefonla konusuyordu. sadece iki otobüs olduğu için dinlenme tesisinin mevcudu epey azdı. arkasındaki masada yaşlı bi amca gür bi sesle öğütler yağdırıyordu. merakından başını çevirdi. uzun saçlı arkası dönük gençce bi adama bakarak konusuodu amca.
ee hayat yeni başlıyo daha sizin için. bu zamana kadar okul,askerlik falan. asıl bundan sonrası zor.evlenirsin, sorumluluk.... daha fazlasını duymadı çayından bi yudum alıp krakerini yemeye başladı. yine önce tuzlarını kopardı. 2 yaşında karaker yemeğe başladığını düşünürse,23 yıldır yaptığı gibi. dinlenme tesisinin büyükçe bi restorantı vardı. masasının komşu olduğu camlı bölmeyle bahçeden ayrılıyordu. bahçede iki sıra yuvarlak masa ,yan yana dizili otobüsleri görecek şekilde yerleştirilmiş sağ tarafında fastfoodçu,önünde şekerli sucuk, helva tulum peyniri gibi yöresel yiyecekler satan küçük bi büfe ve oturduğu yerin sağına düşen 3 tane oyun makinasıyla 2 tane masaj koltuğu. gözleri bildik bir sırayla çizdiği teğeti aniden durdurup geri aldı. oyun makinası mı?? evet, bozuk parayla çalışan içinden oyuncak ayı falan çıkan bildiğiniz oyun makinası. ya daha önce görmemişti ya da yeni koymuşları. hangi insan 3-5 saat yol gittikten sora işemek karnını doyurmak gibi bu kadar temel ihtiyaçların arasında ah bi de tavşanım olsun der de bu makinanın başına geçer ki dedi,gözleri çay bardağında damlayan çayı takip ederken.damlanın düştüğü yerde bi çift siyah spor ayakkabı.biraz yukarda mavi kot geçirilmiş iki erkek bacağı daha yukarda siyah montlu geniş omuzlar ve sağ omuzun nihayetlendiği büyük elin içinde sıkıca kavranmış biraz ileri biraz sağa.. döndürülen minicik bi kol. oyun makinasının yönlendirme kolu. ve peşine düşülmüş minik pembe bir ayı. gülmemek için dudaklarını içine çekti.
çay ne kadar?
75 kuruş
üstü kalsın
saol abla
acaba beni hatırladı mı?
aklında tuttuğu son üç rakamı plakalar arasında bulup doğru otobüse yöneldi. koltuğunu bulup yerleşti. yola çıkmadan erkek arkadaşının seçtiği kitabı kaldığı yerden okumaya başladı. aklında uçuşan bir düşünce ordusuna otobüsün tıngırtısına ve karanlığa yenik düşen gözleri kapandı. kırmızı şalına sarılıp karanlığa daldı. omuzuna dokunan hafif ele doğru başını çevirdi. muavin, istersen arkaya geç de ayaklarını uzat yat, diyordu. aklına babasının elinde tv kumandası daldığı cuma gecesi uykularına, hadi kızım yatağına geç diye attığı çentikler geldi. yüzüne açan kocaman gülümsemeyle beraber çok teşekkür ederim rahat burası dedi.gözleri bulutların arasındaki aya takıldı. ne kadar ürpertici ve de güzel...uykuya daldı.

8.10.2008

sevgili günlük,ankaraya gidiyorum

artık bööle. blog diil, günlük..

bugün ankaraya gidiyorum.uzun zamandır otobüse binmemiştim. bu kez otobüs yolculuğu yapmak istiyorum dedim. uçak biletini erteletip vefakar otobüsümün puflayan koltuklarına gömülüp altı saat tıngırdayarak gidicem ankaraya.

ne zaman geliosun?? diyen tüm arkadaşlarım sevindiler. hemen buluşma tarihi ayarlandı. ben de sanki uzak diyarlardan akrabalarını görmeye giden biri gibi hissettim kendimi. kolay diil, 6 sene onlar benim ailemdi.

bi yandan tus telaşı(gerçi benim için telaşlanacak bi durum yok:), atamalar,işe başlama heyecanı, korkusu,dağılmanın hüznü falan filan... yani karışık. çok karışık günlük. ve anlatıcak konusacak çok sey var. özledim dostlarımı...

3.10.2008

aşkın affettikleri

bi gün yolda yürürsünüz. her günkü gibi. güneş gözünüzü alır,kısarsınız. yürümeye devam edersiniz. dilediğiniz gibi atarsınız adımlarınızı. ister kaldırımdan yürürsünüz ister çimenlere basarsınız. arabaların önüne atlayıp hayata dur demek elinzdedir. ama bunu seçmeyiz. di mi?

bi gün mesela adınızın adınız olmadığını öğrenmek gibi. ya da evlatlık olduğunuzu öğrenmek gibi. ya da sıkı bir karyotip incelemesiyle aslında erkek olduğunuz öğrenmek gibi.

ah evet,kafam iyi. tek haplık sarhoşluk. denemeye değer.

2.10.2008

külkedisi

çok masal dinledim büyürken. ama sindrellayı ilk nerde duyduğumu hatırlamıyorum. ama küller arasında gerçek bi kedi zannettiğimin prenses çıkmasından ve sindrella yı farklı bi masal zannettiğimden, hayal dünyama, iki düş kırıklığıyla beraber teşrif etmişti. e bi masaldı hepi topu.

nerden çıktı diceksiniz. bu yazıyı okurken şimdi belki blog sayfama yazdığım en çıplak ve zavallı halimi göreceksiniz. saat itibariyle uykuya meyil değil efendim. aksine gecenin 11'iyle kan ter içinde bir yürüyüş ne kadar uyumsuz duruyorsa o yürüyüş esnasında aklıma bu masalın gelmesi de o kadar absürt. ama yaşadığım şey daha da absürt.

neyse konuya gireyim artık.

ben,sevgili okuyucu şayet tanıdık bir isimsen bilirsin, babasının nazlı kızı, baba aşığı falan filan. mutluluğu ortalama tutturmuş bi ailesi olan. bazen durup dururken alınan pek değerli müceherlerle ya da sen istemeden, eline anahtarları tutuşturulan son model arabayla fazlasıyla şımartılan..her istediği yapılan-genelde-..maddi sıkıntı çekmeyen, sevgisiz bırakılmayan, eğlenceli bi hayat yaşamış,çok mutlu -olması gereken- bi kızım.

benim mükemmel bi ailem var.

ve sevgili okuyucu (hala da tereddüt içindeyim bu yazının devamını yazıp yazmamakta.) sindrella masalı gibi durmuyo mu?

bugünden bahsedeyim sana biraz da. bugün annemle konuşma girişimimşin 2sinin de sonuçsuz kalması dolayısıyla saat 2 den beri odamdan çıkmadığım, evde çalan telefonlar olmasa kimseyle konuşmadığım,herhangi bi öğün yemek yemeyip,acıktıkça odada bi şeyler atıstırdığım (evde yemek hazırlanıp yendi mi haberim yok) akşam babamın eve gelip, yan odaya girip çıkıp aralık kapımdan başını sokmaya bile zahmet etmediği benle konusmadığı, geldiğini mutfağa su almaya gittiğimde salonun kapısından gördüğüm ve gördüğüm hep beraber oturup televizyon izleyen üç kişilik mutlu aile tablosunun üzerine kendimi odama kapatıp, yürüyüş bandına çıkıp deli gibi koştuğum bi gündü.

sebep?
dün hep beraber yemek yerken yapılan gereksiz bi tartışmaya benim müdahale etmem. ağlama üzere olan kuzenimi koruyacağım diye bütün gün ağlamama neden olan bi tartışmaya babamla girmem. haksız değildim. ama karşınızdaki baba ounca haklı olup olmamanız bi şey ifade etmiyor.

babaya cevap verilmez!!!

25 yaşımdayım.

konuya tekrar dönelim, masalla alakası aslında şimdi başlıyor. ben dün babamla konuşup-özür dileyip-bi daha cidden onunla tartışmicama söz verip -en azından başkalarının önünde- düzeltmiştim. ama sevgili annem bana çok kızgın olduğu için benimle konuşmuyomuş.
babam da beni affetmiş miymiş. ben öle sanıyımmış
benim dün sölediklerim yetmiş de artmış. herşey bitmiş
insan görmek istemediği zaman kör olurmuş (bugün ilk konuşma denememde,nie bana bakmıyosun dediğimde aldığım cevap-annemden-)

biliyo musun, ben hep güçlü göründüm, herkes beni hep mutlu sandı. evet mutluyum. güzel bi çocukluk geçirdim evet. sevilen,şımartılan,hiç bi şeyi eksik edilmeyen.

ama biliyo musun,annemin bana küsüp beni yemeğe bile çağırmadığı, kardeşimle babamın da bi süre sonra onun gibi davranmaya başladığı, durup durup anlamsız yere evlatlıktan reddedildiğim, 3 hafta küsüp de yüzüme bakılmadığı, önüme serilen sınırsız olanakların bi saniyede değişip evin küçük çapta bi hapisaneye dönüştüğü, konuşmadığım,yanlarında duramadığım, ağlamadığım bile bi dönem geçirdim ben. ortaokul son sınıflarıyla fakülte arasına sıkıştırılmış. ankaraya gittiğimden beri eğer 15 günden uzun süren bi tatil değilse her şey güzel, daha sonra yine aynı anlamsız kavgalar gerginlikler.

evet fevriyim. bana haksız yere bi şey söylenmişse sonunda başıma gelecekleri bile bile cevap veriyorum.ama hiç bi zaman saygısızlık yaptığımı düşünmüyorum.

bizim ailede herkes fevri. hiçbi şey yokken babam ortalığı kırıp geçirebilir ve annem de. sonra annem sanki çocuğummuş gibi bana şımarır akranımmış gibi benle konusur babam da öyle. bir sürü anne ve baba modelim var. ve bir sürü ben varım. benimle arkadaş modunda konusur dururken annem mesela ben bi şey diyorum birden anneyle nasıl konusuyor oluyorum saygısız oluyorum. çok uzattım farkındayım. ama çok mutsuzum. külkedisi olduğum günler geldi aklımaişte. hasta olup annemin odama hiç girmediği günler, bana düşmanıymışım gibi davrandığı,arkadaşlarımdan bile nefret ettiği zavallı günleri geldi. evet onun için de zor günlerdi ama ben fazlasıyla ceremesini çektim.

bu kadar uzun bi yazıyı kimse okumaz. çoktan sıkılıp bırakmışlardır blog,artık daha rahat yazıyorum. böyle işte. ben hayatta kimseye güvenmemem gerektiğini ve kimseden bi şey istemem gerektiğini evimde öğrenmiştim. unutturuyolar. sonra yeniden hatırlatıyolar. ya sürekli tetikte olmalı ya da bilmiyorum. napıcamı bilmiyorum.çok üzgünüm.

1.10.2008

QSS

odamın duvarında bir tablo
kim asmış bilmediğim
her gün gözlerimle dokunup da geçtiğim
bugün dur dedi
sol köşesindeki sessiz orman
kara yeşil-mavi orman
dur burda, biraz soluklan.
gözlerimin ayakları dolandı, nefesi kesildi.
önce güneşin renk serpiştirdiği üst yapraklarına baktım ağaçların
yavaş yavaş aşağı kaydıgözbebeklerim
büyüdüler
onlar büyüdükçe renkler karardı
renkler çözüldü birbiri içinde mavi yeşili yuttu
kara bir türkü başladı
tam çerçevenin sol köşesinden 10 cm yukarıda
bir boşluk
çizgiden yoksun
salt renk
temaşa
yeşilin maviden farkı olmadığı bi anda
bir adım attım
ezdiğim yapraklar acıyla kıvrandı,hissettim
bir adım daha
giderek uzaklaştık gün ışığından
ormanın kendi dünyasına daldık göz bebeklerimle
serin solunmamış bakir bir hava nazlandı girmek için burun deliklerime
yavaaaşça içime çektim
bir adım daha
kaçıncı saymadım,adımı,unutacak kadar çok
geri dönüşün mümkün olmadığını bilerek ve ürpererek daha da ileriye
tuhaf bir zevkle
sonsuzluğa yürüdüğümü hissedip
korktuğumu hissettim
hissettikçe soyundum
ayaklarımın yalınına batan dikenler
çıplak kollarıma değen uçarılar
korkumu benden aldılar
onlardan olduğumu hissettim
bir yaprak
belki toprak
ya da sadece uçan at sineği
rahatladım
yapraklar örttü beni
tıpkı bi hayvan gibi gizlendim
cemiyet hayatının zorla diktiği sırt sopamı çıkarıp attım
kamburumu çıkarıp yanıma bacaklarımı daha da açarakyürüdüm
üşüdüm
uzayan kıllarıma dokunmadım
ısındım
çatal bıçak tabak bardak zahmetlerinden arınmış bir lezzetle doyurdum karnımı
midem mutlu oldu
midem!! onla konustum
milimetrik tel örgülü hapisane uykularıma yabancı
sinekleri yorgan yapıp bir kunduzun karnına başımı koyup uyudum
artık ben olmadım
kız olmadım, abla olmadım, doktor olmadım, sevgili olmadım,dost olmadım
kimse oldum
kimsesizliğime büründüm
sonsuz oldum
herşey oldum
yok oldum

30.09.2008

bir varmış bir yokmuuuuuş,bir bayram sabahıııı






takvimlerin tembellik yaptığı bi gün 3 yaşındaki küçük blogun ülkesine bayram gelmiş. yağışlı hava raportörlerinin yüzünü kara çıkaran ak çehreli bi gün başlamış. kablosuz internetin yaygınlaşmasıdan bu yana konacak tel bulamadığından ortalıkta uçuşan kuşlar, neşe içinde 'bugün bayram' coverını meşkediyorlarmış. sıkıntıdan gümüş şekerliğin iiçndeki bütün portakallı drajeleri yiyen küçük blog sahibesi sevgilisiyle konuşmasını bitirse de gelip kendiyle ilgilense diye bekliyormuş. bi yandan keman çalıp bi yandan kııvırta kıvırta dans eden kıza hayranlıkla bakarken elinden düşürdüğü mandalina kabuğunun kokusu aklına yeni bi parfüm üretme fikri düşürmüş. hoplaya zıplaya, minicik pembe atletinin kapamaya yetmediği beyaz göbeğiyle beraber akortsuz sesinin, de-tonlarda, fütursuzca gezindiği bi pop şarkısını önce annesinin başında sonra pinekleme modunudan bi süredir çıkamayan kardeşinin üstünde söyledi. yıldırıp kaçırdıktan sonra da yerine kuruldu. annesinin obur laptopuna uzandı. tek eliyle kaldırıp kendine doğru çekerken kendi geliştirdiği ters şınav hareketiyle geliştirdiğiini sandığı kaslarına bi göz atmayı eksik etmedi. küçük blog heveslendi. ama sahibesi önce facebooka girip bayram tebriklerini kabul etti. alt dudağı düşen küçük blog bi draje daha yutarken üzerinde gezinen parmakları farketii. ah evet, işte harfler yağmaya başlamıştı. bayramını kutluyordu sahibesi. onlar


bayramın ilk günü olup da evde olup da hala pijamalarını değiştirmesine bile gerek olmayıp bi başlarına her biri başka bi odada olmak üzere oturup başka televiyon ekranlarında muhtemelen aynı görüntüye bakarken...şeker toplamaya gelmeyen çocuklar, mendillere sarılmış bayram harçlıklarıyla almadıkları çat patlar,sokak aralarında kol kuvvetiyle çevrilerek dönmeyen dolaplar, tatları birbirinden farklı olmadığı için verilen her bozukluğu kırık hayaller diyarına giden renk renk macunlarıyla macuncuuuu diye bağırmayan amcalar, maaile toplanıp en güzel esvaplarıyla sevap toplamaya yaşlı ziyaretine gitmeyen aileler, öğleden sonra sokaklara dökülmeyen mahalle çocukları, öperken yanağını acıtmayan dede sakalı, kokusu burnunda birikemeyen babaanne gözlemesi,tüm sülalenin aynı eve sığışıp açılan yer yataklarına koltukların tepesinden atlanamayan bayram sabahları, babalar namazdan dönene kadar hazırlanmış oturulamıyan kahvaltı sofraları,döküldüğü ellerden kaçıp burna saklanan utangaç limon kolonyasının açılmamış kapağı ve şekerlikte öylece oturan sıkıcı şekerlerin arasında




kendi bayramı kutlanan küçük blok sevinçten zıplıyordu.


blog aleminin bayramı kutlu olsun.........

26.09.2008

en iyi arkadaşım evleniyor


sanırım buydu ortaokul çağlarımda izlediğim filmin adı. julia roberts(böyle mi yazılıyo bilmiyorum ama okunusu aynı nasılsa) oynuyordu baş rolde. gerçi onun senaryosu aşk üzerine kuruluydu. en yakın arkadaşı bi kızın hiç bi zaman bi erkek olamaz. ana tema da buydu. (yıllarca direnip de en sonunda kabul etmek zorunda kaldığım dogma)

eh, gelelim mevzuya. bilenler bilir. pınar... telefonla konusurken insanların sevgilimle konustuğumu sandığı, 12 yaşımdan beri arkadaşım, 15 yaşımdan beri en yakın arkadaşım olur kendileri. evleniyor...

bugün gelinlik bakmaya gideceğiz.

kucağında uyumaya bayılırdım. yazları tatile gideceğimiz zaman ondan ayrı kalıcam die bir ayı babamların burnundan getirirdim.

nikah şahidi olacağım.

biz iki durak mesafede oturuyoruz aynı mahallede. sabahları okula giderken birbirimizi alırdık. almak dediğim,otobüsle. tabii cep telefonu nerde. saatlerimizi ayarlayıp belirlediğimiz vakitte çıkardık evden. (plan buydu ama ben saçlarımı fönlicem die hep geç kalırdım) koşarak durağa giderdim. çok hatırlarım canhıraş yetişme çabalarımın, pınarı, giden bir turuncu otobüsün ön kapısının camından bana el sallarken gördüğümde ,nasıl da son bulduğunu.

düğün hediyesi balayına italya seyahati ayarlamak istiyorum.maaşım olur o zamana ,sanırım param da yeter.

her okul çıkısı tavuk dürümcüye giderdik. niyeyse o zamanlar vazgeçilmez bi tattı bizim için. 5 kızdık. bizim çete. parası olmayanlar olurdu içimizde. paralarımızı birleştirir bi şekilde yetirirdik. tavuk dürüm dediğim o zamanlar 250 liraydı.

üç hafta sonra pınarı istemeye geliceklermiş.

bizim deli bi müzik grubumuz vardı. her bir araya geldiğimizde azıtırdık. mütemadiye çalar söyler oynar bi haldeydik. konserlere üç gün kala hazırlanmak gibi bi adetimiz vardı. okuldaki müzik odası bizim sığınağımızdı.

izmire yerleşeceklermiş.

lise biterken çok ağlamıştık. ayrılırsak diye. ayrıldık. ve çok ağladık. yine de yakın memleketleri mesken tuttuk ki sık sık gidebildik. şimdi izmir, taa nere. diyesim geliyor. pınara sorarsan bi uçaklık yol diil mi? yok diil, diyemiyorum. susmak düşüyor bundan sonra bana. belki bi de şahitlik yapmak.

evet, şahidim, bu güzel kız benim tanıdığım en güzel kalbin sahibi. ve şahidim, en büyük mutlulukları hakeden, yanındakileri her zaman mutlu eden,etmeye çalışan bi gönlün sahibi. ve yine şahidim ki benim kalbim en çok onu sevdi...

mutluluklar bitanem. hep seninleyim, nereye gidersen............

24.09.2008

akşam vakti, adana


gök yüzü maviye çalan kurşun tengi bulutlarla örtülü. turuncu şalını unutmuş giderken güneş arkasında. pencerenin izin verdiği çerçevenin tam ortasında, beyaz ışıklarını yakmış bir minare beklemekte vakti meçhul haberi. bizden gizli, kendinden bile. beklemektedir asırlardan beri. der ki bana, beklediği gelince süzülüvericekmiş gök yüzüne. nereye gidersin derim ben. 7 kat sayar bana. ben de bilmem der nasibim nerdedir, kalbimi açarım sadece, o elbet yolunu bulur. bi hüzün oturuverir kalbimde her zamanki yerine. biz unuturmuş gibi yaşarken, içimizde bize gel, nereye bölyle diyen sese aldırış etmezken, karalar bağlayan ruhumuza rengarenk akşamlarla huzur vadederken...bak işte elektirikler kesildi. mum ışığı duvarda isli bi yol çizmekte. cisimler silindi. gölgeler büyüdü. gözün alıştıktan sonra karanlığa yeni bir aleme bakmayı öğrendin. aslında hep var olana yeniden bakmayı öğrendin. yağlı boya tablona tiner döküldü. renkler çözüldü sınırlarından aştı. isyan tüm tuale yayıldı engel olamadın. renk rengiyle kavuştu,ebrusunu doğurdu.... vazgeçermiş gibi yapıyosun. şimdi şimdi biraz durup da etrafını dinliyosun. ama nafile mi bu sefer de? yine çıkmaz yollara sürer misin atını bu seferde? bilemem. sonsuz ilme ilmek atıp görmeye cesaret edemem. sen aç kalbini o yolunu bulur. ne demişti minare...

23.09.2008

Ankara


sana da hiç olur mu? kendimi geride kalmış gibi hissediyorum. bi şeyler dönüyor ama ben uzaktan bakıyormuşum gibi sanki. herkes giderek uzaklaşıyor. bi ay önce en yakınımda olanların hayatlarına yabancıyım artık. gidersem eğer yanlarında misafirim. yokum artık. şimdi telefonda bi sesim, bikaç mesajım.şimdi sadece bu kadarım. ve sonra hiç olacak yok olacağım.


esmer tenli bir bakışla yandığım günden bu yana

sızlar bazı geceler selam verir sakin görünen kalbime

özlesem de söyleyemediğimden kendime bile

bir 'of' tur misline saydığım geride kalanlara

kadifeyle zarife


bi insan bu kadar mı aynı olmaya çalışır? yaşadığım yerleri illa ki birbirine benzeticem. aslında yaşadığım yerden kastım daha ziyade yatak odalarım oluyor. yurt odalarını evime benzetyme çabalarım hep başarılı olmustu mesela. odamı gören herkes aa burası ev gibi olmuş derdi. nasıl demesinler? benim yerlerde minderlerim, odanın ortasında her sabah çıkarken temizlikçi basmasın diye toplayıp kenara kaldırmaya üşenmediğim halım, televizyonum, oyuncaklarım, önceden okunmuş sevdiğim kitaplarım, kanunum, çok bilirmişim gibi 1. sınıfta kemanım,2. sınıfta kabak kemanem son sene yan flütüm.. hatta abartıp evden taşıdığım öyle küçük minyatür falan da değil ahşaptan atsan adamın kafasını kıracak cinsten satranç takımım... yani bitmez. benim dağınıklığım, her şeyi bi tarafa taşıma çabalarım falan. sanırım kendimi güvende hissetmeme yarıyor. eee diceksin sevgili blog bu kız ne anlatıyor böyle. yazının başlığına dönelim....

kadife, sevgilimin bana doğum günümde aldığı (üzerine isimlerimizin baş harflerini işlemek için 1 saat uğraştığını belirtmek isterim :) sevgili ayıcığımdır. yumuşacık pembe beyaz tam sarılmalık. bana geldiğinden beri yatağımın üstünde oturur.geceleri bazen sarılırız bazen horluyo die onu yataktan atarım falan. ( annem bu yaz bende kalmaya geldiğinde, yastığa yatırıp üzerini örttğümü görünce tüm odamı toplamış da kadifeyi ellememiş. sonra da bunu tüm aileye anlatmış. kuzenlerim faceten kadife napıo diyince ben dumur tabii)neyse blog işte ben adanaya geldim. odam tabii kısmi ardiye olduğu için biraz uğraşmam gerekti. kendimce biraz çeki düzen verdim. gece yatıyorum. benim uykuya dalmam her zaman epey sürer. saçma sapan planlardan -tabii eskidendi- çözemediğim matematik problemlerinin yöntemini bulumaya, hatta kanunda yeni öğrendiğim bi saz eserine çalış teknikleri geliştirmeye yetecek kadar uzun sürer.neyse, bi eksik var dedim. burnumun (o kadar anatomi okudum burun direği tabiri nereye mahsus hiç anlamasam da sızlıyor cidden)direği sızladı. itiraf etmesi zor ama kadifeyi özledim. sonra bianda gözüm lise 1 de istanbul gezisinde ,neydi o büyük alışverişmerkezinin adı hatırlayamadım şimdi, aldığım dev mavi tavşancığa takıldı. otobüste tavşanıma sarılıp uyurken ben, yaşıtım tüm kız arkadaşlarım yeni makyaj maşzemeleri toka-takı aksesuarlarını birbirlerine gözteriyorlardı.

iç ses -sanırım benim çocukluğumda hiç peluş oyuncağım olmamış-

işte yıllardır bırakıldığı köşesinde mahsun oturan zavallı tavşanı yataktan kalkıp, kalktığım yere oturttum bi güzel. sonra bi mutlu oldum. ah dedim kadifeye ne kadar benziyorsun. bak bak kadifeye benziyormuş. sanırım saat çok geçti ki bu kadar saçmalamamı başka türlü açıklayamıyorum. yoksa hiç peluşların benzediğini görülmüş şey mi?? karanlıkta tavşanıma sarılıp-maya çalışıp bu biraz büyük de- kadifenin yokluğunu gidermeye çalıştım kendimce. bi de uykuya dalmadan önce isim düşündüğümü hatırlaıyorum. kadife.....kadife...... aa evet kadife ve zarife.... üstelik o ne öyle köylü kızı gibi zarife diyen iç sesimi ustaca bastırdım.

sonuç: artık bi de zarife var. ama bunun üstünü örtmeye lüzum yok. zira adana hala pek sıcak. böylelikle ilişkimiz de ifşa olmayacak...