28.12.2009

kaç numara gözlük lazım.. bilemedim

Haftanın ilk mesai günü. Başkentte yılın son günleri. Hava kapalı. Her kes işinde gücünde. Arabalar yollardaki su birikintilerini yara yara gidiyorlar. İnsanlar montlarına kabanlarına gömülmüş yürüyorlar.. Az kalmış öğlen molasına. Derslerde öğrenciler,işyerinde çalışanlar acıkmaya başlamış. Hiç bir ilginçlik yok yani, ard arda akıp giden günlerden biri daha.
Ezan okunmaya başlar,vakit öğle. Derinden ve boğuk bir ses dağılır gökyüzüne.. Kurulmuş zaman değirmeni dömeyi bırakır o an. Başlar havaya kaldırılır. Bu gün gökyüzünü ilk defa görüyorsun değil mi? Derince bir nefes çekilir......toprak kokusu çalınır burnuna egsoz dumanlarının arasından. İncecik bir yağmur başlar. Gözlerine dolan damlalarla etrafına bakarsın ilk defa görüyormuşcasına. Tabiatın kalp atışlarını duyarsın ve orda saklanmış aşka aşikar makamı. Yeniden hayran olursun yarattığı herşeye. Kalbin doldu mu şimdi,taşıyor mu? Çatırdadığını duyarsın. İçinde bir yerlerde asırlardır yeryüzündeymişcesine tanıdık bir güven ya da hiç olmamışcasına bir yitmişlik duygusu, kalkar gelir yanıbaşına. Kuş seslerin duyarsın. Yeni mi ötmeye başladılar sence?yoksa sen mi yeni farketmektesin. Bilmediğin dillerinden dökülenlerin kalbinde dönüştüğü anlamı oku şimdi. Okuyamaz mısın? Dene bakalım.... evet.. içinde saklanan bu şey,bu ruhani,bu yüce,var oluştan yok oluşa değin süren dünya vaktinin öncesi ve sonrasını da içine alan..senin de içinde olduğun,parçası olduğun..senin parçan olan şey...hissediyorsun. kalbin incecik oldu sanki,su oldu. Cismin silindi sanki,görünmez...gözlerin bambaşka bir dünyaya açıldı bir anda,hergün gelip gittiğin bu yolda,her zaman önnde durduğun bu durakta,oturduğun bu masada.
Ezan bitti. Tüm şehir saatine baktı. Bir dakika geçmiş, geç kalınmasın diye adımlar sıklaştırıldı,herkes işine döndü. Zaman değirmeni yeniden çarketti kaldığı yerden

21.12.2009

GERÇEKten KOMİK

Ankara'da bir devler dairesi. Orta yaşlı bir adam merdivenleri çıkar. Karşısına çıkan geniş koridorun ortasında, sağlı sollu dizilmiş onlarca kapıya bakar. Ulan hangisiydi acaba diyerek cebinden katlanmış küçük bir kağıt çıkartır. Pardon burası neresi acaba diye telaffuz edemediği için kağıtta yazılanı,elindeki dosyalardan, orda çalıştığını düşündüğü bir kadına sorar. kadının tarifi üzere bir odanınn önüne gelir. kapıyı vurur. içeri girer, ürkek adımlarla bir masanın önünde,başını kara ciltli dosyasına gömmüş bir memur. çatal bir sesle selamün...susar..hayırlı...boğazını temizler...eyi günler efendim.
bizim bu pek mahçup beyimiz beş sene önce kaybettiği rahmetli pederinin emekli maaşını hala almaktadır.nasıl olur demeyin,olay bi on on beş sene öncesinde geçiyor.ölüm ilamını mı vermemişler ne.o zamanlar kayıt sistemi şimdiki gibi değil tabi. neyse biz hikayeye dönelim. mevzuyu anladıktan sonra memur, seni Ü... şefe götürecez der. adamın kaygılı yüzü birden aydınlanır.Şef mi?... kalkarlar şefin odasının önünde sen bekle der memur. Kapı tekrar açılır,içerden gençten bir ses gel der. gelir,elleri ceketinin önünü kavuşturarak. otur der şef,oturur bizimki pek de gençmiş diye içinden geçirerek. anlat bakalım, nedir senin şu mesele, bir de senden dinleyelim. Bizim mahçup bey rahatlamıştır, derin bir nefes alır. gözlerinde kaçamak bir gülümseme yerleşir. sesi yalnız ikisine mahsus bir mevzuu imişçesine alçalarak başlar konuşmaya. yanlış anlamayın beyim ben de şefim, der. Ü..Şef şaşırırı.Öyle mi,nerde şefsiniz? . Adam kendi dengini bulmanın verdiği rahatlıkla yırttık bu işten diye düşünürken cevaplar.Hayri Piliç Lokantasında...o böyle düşüne dursun oda çoktan toplu gülme krizine girmiştir.

10.12.2009

aşk bu mu?

aşk-ı memnu izlendi bu akşam yine. dizinin reklamlarındaki tüm o sansasyon yaratacak imajı verilen numaraları çözmüş olsak da , 15 dakikalık senaryoyu 2,5 saatlik dizi die yuttursalar da.bihterden herkes nefret edip yakışıklı behlül yerine adnan beye içler ısınarak doldurduk gene perşembe gecemizi aşk-ı memnuyla. biz kim mi? tüm dişi yaratıklar. anne,anneanne,liseli genç kız,nöbette dr odasında eski püskü bilgisayar başlarında bayan doktorlar, hacettepe mikrobiyoloji bölüm başkanı(istifa etmeden önce perşembeleri kimse rahatsız etmesin die cebini kapattığını duymuştum dizi için:),eski apartmandaki kapıcı kadın(burda yok da)... kısacası her türden,sosyal tabakadan,medeni halden,aşık olandan,yalnız yaşayandan,ondan bundan. ortak payda..aşk... bugün o küçük kızın,nihalin piyano başındaki yüzüne bakarken kendimi gördüm. kendi aşık hallerimi. aşıkken nasıl da yavaşlayıp ağırlaştığını gördüm zamanın. bakışların nasıl da hüzünle bezendiğini, kalbine çengellenen ağırlığın her yanını nasıl farkedilir bir şekilde sarıp sarmaladığını,seni olduğu gibi dibe çektiğini. aşıksan dünyada önemli olan bi tek sen ve aşkındır.. yok. aşıksan tek önemli olan aşkındır ne sen ne de dünya... ve herkesin bu aşkı böyle yaşadığını gördüm. aşkın ortak yaşandığını, bu yüzden yapılan filmlerin,yazılan şarkıların,yüzyıllar önceki bestelerin hala her kezi daha doğrusu her kadını neden aynı tesirde etkilediğini. üstelik aşık olduğumuz adam yanımızda olsa da,öyle biri hiç olmasa da biz aşka muhtaç ve mecburuz. kendi payımıza düşmese de düşenlerin rehasına mecburuz. ve her biten aşktan sonra bunun tıpkı karın ağrısı,soğuk algınlığı gbi geçen,geçtiğinde sadece bize özel sandığımız tüm o sancıların-mutlulukların herkesin kendine özel sandığını gördüm. ve sordum,aşk bu mu?

not: canan,bu yazııyı okursan..evet ders çalışmadım sana izleme dedim ama kendim oturup bi güzel izledim..pişman mıyım? sence;)

3.12.2009

bir sorum var-sorun desek daha doğru olcak galiba

kendi blogunu izleyen tek insan benm galiba:) yanlışlıkla oldu ama kaldırmayı bulamadım:) lütfen biri yardım etsin..

çook yoruldum

allahım bitsin artık bu nişan faslı. ne alışverişi bitiyor ne telaşı. bugün bütün gün dışardaydım. gerçi arada bir de sinema yaptı ama tamamen mecburiyetten:) sipariş verdiğim elbisenin gelmesini beklerken vakit değerlendirdik.
arkadaşlarım tarafından sürekli garip,tuhaf,cins gibi sıfatlara layık olmama sebep şeylerden biri de evlilik mevzusuydu. zamanla doğru orantlı bir özet geçeyim size.ben evlenmicem, evlenebilirim ama çocuk asla, kesinlikle düğün yapmam, niye canım illa beyaz mı olmak zorunda gelinlik, belki nescafe seviolar ne biliyosunuz kız istediler diye türk kahvesi içmek zorundalar mı?(beni isterlerken ne alırdınız die soramadım çünkü annem korkusundan kendi sormuş:),hayatta anne baba demem bak,teyze derim..nazlı teyze..bak ne güzel oldu,soyadımı değiştirmicem işte babama ihanet etmek gibi gelio bana, bence evli çiftlerin iki ayrı evi olmalı özledikçe beraber kalmalılar..iki ayrı oda..peki tamam çalışma odasına bana bi çekyat koyalım bari,10 yılda bir evlilikler tazelenmeli böylelikle kaybetme korkusuyla daha özenli olunur,adet falan anlamam ben beni sakın öyle cümbür cemaat alışverişe falan götürmeyin................ amma çokmuş. ben bile yazarken bi kısmına yuhh dedim. ama bi kısmına:) zaten bazıları oldu bile, çocuk da...yapabilirim ama bi tane:) amaaa düğün konusundaaa,kapıya davulu zurnayı dayamak isteyen tüm arkadaşlarıma bu yok kardeşim yok.bi ev nişanı bile mahvetti beni. amma dertmiş..hele o takı alışverişi falan.neyse bohça mohça kısmını atlattım şimdilik. uzun lafın kısası bu cumartesi nişan. bugün yüzükleri aldık. içine nişan tarihi yazılırmış ben çıkmaya başladığımız tarihi yazdırttım.. bi de kırmızı kurdelayı sevmedim evde pembe kurdelayla değiştirdim. umarım bu da benm saflığımı,evliliğimizin selahıyetini vs vs simgeleyen derin anlamlardan birini içermiyordur...

29.11.2009

konuşamadıklarım

konuşamadıklarım birikti içimde, sana değil kendime bile söyleyemediğim şeyler. bana ait olup olmadığını bile bilmediğim endişelerin boğmasına izin veriyorum kendimi bi süredir. artık hiç bir şeyin tadı yok ve bize ait değil gibi. meşrulaştıkça aidiyetliğini kaybediyorum. engel olmaya çalışıyorum, bazen kendime takılıyorum bazen hayata. ağzımdan çıkan laflar yalnız seni değil beni de yaralıyor. kavgaların arasına sıkışmış sevgi tümcelerine sarılmaya çalışıyorum olmuyor.içim ısınmıyor eskisi gibi. kara bulutlardan üstüme düşüyor yüzlerce düşünce yağmur gibi. dolu gibi. deydikçe acıtıyor. acıdı diyorum, öpüp geçti desen de geçmiyor. neden hissedemiyorum, sadece ben mi?sen de hissetmiyor gibisin. inan ki suçlamak için değil ya da vicdanımı rahatlatmak için de değil. gerçekten yorulmuş gibisin. bırakmış akışına sadece yaşar gibisin. heyecan yok, umut yok gibi. geleceği düşlüyorum, korkutuyor bu beni. oysa mutlu olmam gerekmez miydi? bu satırları nasılsa girip okumazsın diye yazıyorum buraya. ve az önce açtım bana yazdığın ilk mektubu. 4 yıl önce sakladığım klasörün içinde öyle duruyordu. başlığı ''bizim''. ben okudukça gözyaşlarım aktı.bi daha okudum sonra. seni hatırladım, kendimi. nasıl da tedirgindim değil mi? sen nasıl da güçlüydün, ve ürkmüştün beni kaybetmekten. onca zaman sonra ben yanındayken. ama güçlüydün işte giderdin biliyordum göze alamamıştım o zaman beklemeye koyuldum. bekledikçe tanıdım seni tanıdıkça sevdim. sonra an geldi ki ayrılma haktı, haktandı..vazgeçemedim. onca şeyi düşününce şimdi, ben.. seni seviyorum. bu değişmedi ama herşey değişmiş gibi...

yazının sonunu okuynca sanki aydınlandım,bulutlar dağıldı, umutlandım,sakinledim. sanki ellerin sırtımdaymış gibi..demişsinki

''Dersin ya bana “beni hep sev” die “beni birakma” die. Birakmam hic severim hep kalbinde kendimi gordukce, hissettikce. Aksini sen de istemesin zaten ben de yapamam. İnsallah bitmicek o heyecan tutku, donem donem sakinlesse de. Sakinlesip sonra kabaracak tertemis kocaman dalgalar olusacak hep. Bize ait, bizim emek verdigimis dalgalar. Sonra denizin sakinligini ozliyces belki. Olsun okyanus bize ait deil mi?''

yine dalgalar olcak değil mi? bizim emek verdiğimiz..evet sevgilim okyanus bizim....

28.11.2009

nişan pastası

telefon konuşması...
_emrah (sevgilim olur)annem pasta için fotoğraf istiyor
_ne fotoğrafı, ne!! pasta mı??
_hmm pasta noldu ki?
_ su kılıçla kesilen katlı şey mi? böğğ biz mi kesicez?? herkes de bize bakıcak di mi!!!!!!
_hıı emrah 7 katlı yaptırcaz.. yusufun(kardeşim olur) odasından da bi kılıç çarparız artık puhahahahhahaha..........
_ne dalga geçiosun be
_emrah!! ev nişanı bu yaa ne katı ne kılıcı öylesine bi pasta işte dikdörtgen falan......

bu sabidik diyalog geçeli bi kaç gün oluyor. annem aradı az önce hani fotoğraf dedi. aa annecim ben onu unuttum kalsın artık nasıl vericem siz de gittiniz zaten dedim ama, kızım mail die bi şey var dedi annem.
iyi hoş da annecim ben sana nasıl foto göndereyim. şimdi göndericem.. ya arka planlar yapılan seyahatleri ele veriyor ya pozisyonlar falsolu. bi kısmında masalar tehlikeli donatılmış kiminde ellerde sigara.. zaten çoğu da birbirimize yapışıp kafalarımızı cep telefonu vizörüne sığdırmaya çalıştığımızdan insan içine çıkmayı bile haketmiyor. ee nolacak şimdi. emrah da memlekette.burda olsaydı çekiverirdim tripotla şöyle düzeyli ilişki fotoları. benm fotoshop bilgim hala kırmızı göz seviyesinde:) imdaaat!!!!!

bugün bayram

Tek başımayım. Penceremi açtım içeri kuş sesleri doldu. kasım soğuğunu kıran bir güneş var. Giriş kattaki evime girmese de yarı çıplak ağaçların solgun yapraklarını taçlandırmaya yetmiş. Odamdan onları izliyorum. Annemleri sabah Adana’ya uğurladım. İçimde kalan burukluk şimdi yerini huzura bıraktı. Sanki evrende yokmuşum gibi. Sanki, sadece bir yansımaymışım gibi, misli yalnızca bir ışık huzmesi.
Misafir,telaş,kalabalık yok bu gün. Ve ben toprağın,hayvanları,gök aleminin bu günü nasıl kutladığını fark ediyorum . Bugün bayram... kutlu olsun...

23.11.2009

Herkesçe Bir An

Geceyi severim. Herkes evine çekilir,sokaklar boşalır. Ev ahalisi odalarında, uyku mırıltılı nefesler alır. Orda olduklarını bilmek rahatlatır beni. Mesaisini tamamlamış televizyon siyah yorganını çekmiş uyurken salona giderim.Elektiriği daha fazla rahatsız etmeden otururum boş koltuğa. Bildik cesametini yitirir gözümde eşyalar. Yabancılaşır. Pencereyi aralarım ,serin hava içeri dolar. Deriiiin bir nefes....Saatin ılık sesini dinlerim,o kibar tıkırtı sakinleştirir beni. Gözlerimi kaparım. Tik takların hipnozuna teslim olurum. Uzaktan geçen arabaların motor gürültüsü dokunur kulağıma. Sokağa düşmüş adımlar, önce yükselerek sonra alçalarak eşlik ederler bu perküsyona.Mutfaktaki buzdolabının sesi kesilir birden. Uyandığımdan beri kulağımda var olan uğultuyu o zaman farkederim. Başımın hafifçe zonkladığını,gözlerimin yorgun ve ne kadar ağırlaştığını. Karanlığı sever gözlerim. Biraz alışınca kirpiklerimin arasından çıkar. Yaramaz bir çocuk gibi etrafı görme çabasıyla sağa sola bakmaya başlar. Sokak lambalsı cama vurur gece yarısı olunca. Davete icabet eden gölgeler çıkar köşelerinden saçlarını düzelterek. Gecenin bu seyrü sefrini izlerken uyku bastırır. Artık vücut saatim yavaşlamış,dinginlik tüm bedenime yayılmıştır. Yüzümde yorgun bir gülümseme belirir. Rüya alemine dalmadan önce bir şükür uçar gökyüzüne. Herşey için teşekkürler....

19.11.2009

dördüncü yıl

geçen sene yazdığım yazıyı hatırlıyorum. bitlisteydim,sağlık ocağında yazmıştım. ilk defa ayrı kalmıştık bir yıl dönümünde. çok üzülmüştüm. bugün üstünden tam bir sene geçmiş. hayatımda ne kadar çok şey değişti o günden beri düşünüyorum da. ahlatta bir buçuk ay kaldım. adanada diyaliz hekimliğine geçtim 6 ay. sonra hacettepe mikrobiyoloji, 3 ay da ankarada çalıştım ve ardından istifa. ve işte şimdi ankarada evimde ders çalışarak geçiriyorum günlerimi. hem de bonusu annemler yanımda.
ve bugün bizim yıl dönümümüzdü. gündüz kuryeyle bi paket geldi. içindekinin ne olduğunuz anlayana kadar epey uğraştım. ama o kadar uzun sürmesinde haklıymışım. zira daha önce hiç yenebilir çiçekler almamıştım. bir ayıcığın kucağında kocaman bir sepet ve sepetin içinde üzerine kırmızı güller saplı çubuklardan yapılmış bir demet. kırmızı güllerin hepsi minik browni. kırmızı kekle gül şeklü verilmiş. o kadar sevindim ki 50 çeşit fotoğraf çektirdim kucağımda ayıcık elimde ısırılmış güllerle:) sonra ona uzun bir mektup yazıp aldığım hediyeyi paketledim. traş makinesi aldım ki benm sevgilim biraz uykuya düşkün,sabahları kolaycacık traş olsun geç kalmasın diye. kuaföre gittim, sevgilin sana bir kez daha aşık olacak fönü ben çekiyorum diyecek kadar iddialı bir elde saçlarım cidden uzun zamandır olmadığı kadar güzel oldu. eve geldim,biraz ders çalışayım 6 gibi hazırlanırım diye masanın başına oturdum. ama ne mümkün,sanki ilk buluşmamız.. içim içime sığmıyor,bi gözüm mütemadiyen saatte nihayet beş buçuk oldu da kalktım. dün bütün ankamalli dolaşıp sonunda bulduğum elbisemi giydim üstüme. saçlarımı düzelteyim hangi ayakkabıyı giysem derken makyajımı yapamadan geldi sevgilim. bana geçen gün vitrinde görüp de çok beğendiğim ama almadığım bir çanta vardı onu almış. çok güzel... hemen içini doldurup taktım koluma.
önce güzel bir yemek yedik,tabii yine bi süre adres aradık,bizim olmazsa olmazımızdır:) sonra november die bir pub,jaz müzik yapıyor çarşambaları,oraya gittik. rezervasyon yazan masa bzimdi,ve diğer masaların tümü de boştu:) oturduk, yarım saat sonra mekan dolmaya başladı. 10 buçukta grup çıktı. jaz onun müziği. ben içinse en azından rahatsız etmedi. sohbet ettik, güldük, hayal kurduk... sonra beni eve bıraktı. işte şimdi ben yatağımın üstüne oturmuş bun ları yazmaktayım. uykum geldi ve gözlerim acıyor. bugün çok güzel bir gündü. ve her seneyi sana anlatmak niyetiyle sevgili blogum,iyi gecelr...

15.11.2009

gündönümü

git gel. hayatın ortasına dikilmiş yaramaz sarkaç böyle buyuruyor. git gel, mutlu ol üzül, başarılı ol kaybet.. ne o sarkaç duruyor ne de biz onun hükmünden çıkabiliyoruz. güzelin gölgesinde saklı çirkinlik. sevginin arkasında duruyor nefret. kavuşmanın cepleri kesilmiş hasret biletleriyle dolu. ya sonsa? misal ölümse? sallanmaya devam ediyor inatçı sarkaç. ona da zaman diyor. o saniyelere deyiyor sen unutuyorsun. her gün mutlak dönüyor. bugün bana mutluluk olarak döndü. teşekkürler sarkaç........

12.11.2009

dondum ben :(

birini çok özlersiniz de özlemekten yorulup ondan soğur musunuz? çok seversiniz ve sevginiz havada kalırsa sevdiğinizi unutur musunuz? tam çözülecekken,ona, kendi bedeninize izin verecekken..ruhunuza giydirdiğiniz çelik zırhları birer birer sökecekken, en ufak bir rüzgarla yeniden kabuğunuza sığınır mısınız? bi ben değilim değl mi bu kadar anormal. bi benim sevgim değil di mi bunca yakıcı ve yıkıcı? sevmek acıta acıta bi bana mı yoksa nedensiz yere. ben yıldım artık. dermanım kalmadı kalbimin peşi sıra sürüklenmekten. hayat neden bu aralar hep acı acı acı................................................

11.11.2009

iyiki tıp okumuşum iyiki 6 sene okumuşum

çok sıkıldım. canım aylak aylak gezmek istiyor. akşam nerde ne yiyeceğimizi bilmeden sevgilim ve arkadaşlarımla buluşmka istiyor. yemeğin üstüne güzel bir nargile çakalım istiyor. sonra arkadaşlara veda edip sevgilimle başbaşa bi yerlerde bi şeyler içmeye ya da sinemaya gitmek istiyor. sonra gece serin havada el ele yürümek istiyor. eve dönüp çay demlemek istiyor.o saatte birileri çat kapı çıksın gelsin oturup muhabbet çevirelim istiyor. ellerde sigaralar,zararlarını umursamadan dumanları savurmak istiyor. acıktık mı ne deyip nöbetçi köfteciye gidip ekmek arası köfteleri acı turşuyla götürmek istiyor.sabaha az kalmışken saatler uykuya dalmak istiyor.dalarken hiç bir şey düşünmemek istiyor.ertesi sabaha erken kalkmak zorunda olmamak, kısıtlanmamak istiyor. yeniden öğrenci olmak istiyor. tıpçı da olsa:) üniversiteye geri dönmek istiyooooooor:(
artık hiç bi şey eskisi gibi değil. dün mesela sevgilim bizdeydi. akşam yemeğine geldi. annemler de burda. bi de kuzenmim geldi. tvde geniş aile,konsepte uygun. sohbet ettik. çay içtik.. ee diyeceksiniz.. eesi yok işte. eesi sıkıcı. kısıtlı. ne bileyim. öyle işte.

8.11.2009

simit

Bir küçük halkadır herkesin hayatına bir yerden takılmış. Susamı ömrü hayatında mutlaka bir dişe yapışmış.Vapurda kuşlarla,denizde balıklarla, tenefüste dostlarla,akşam eve dönünce annemle paylaşılmış..

Sokakta oyunu böler karında hafif açlık. Yanında soğuk ayranla bir simitçi arardık. Bulduk mu keyfe sual olunmazdı bizden. Akşam üstü buluşmak üzere evlere dağılırdık.Güneş öğle vakti göğe yükseledursun,bizler gözlerimizde uyku,rüyalara dalardık.

Parklarda bir bekçi bir simitçi amcalar,okul kantinlerinde yarısını böler teyzeler. Sahi bizim vaktimizde ilkokulda yarısı satılırdı. Yanında beyaz gazozla derste aklımızı çalardı.

Lise çağlarında okul çıkışı,sırtımızda çantalar. Acıktık mı ne ,bugün benden diyen ısmarlar. Gazete kağıdına sarılmış simitler elimizde, afiyetle yürürdük evlerimize.

Mahalle aralarında başlarında tepsiler.Hiç analayamasam da bilirim sıcak simit derler. Yetişmek için elinde üç kuruş bozuk parayla, başlar uzatılır camdan simitçi bir dakika.

Gurbette onsuz olmaz,üniversitelinin en önemli gıdası. Her gün eşlik eder olsa da olmasa da parası.Öğrenci evlerinin gariban sofrası. Bir tulum peynirle olurdu bize anne kahvaltısı. Simit saraylarında şanıyla tepsilerde salınır, akşam pazarlarında beşi bir liraya satılır.

Görünce anladım Ankara’da kavruk teni esmer, tadı buruk.Adanalı mayasına naz niyaz katarmış meğer, dokunsan sanki pamuk.Sevmedim tadını evvel, ah dedim bu gurbetlik. Büfeci dedi, al bu derdine iyi gelir.. Üçgen peynir derman oldu bana geçti o burukluk.Bazı gün öğle yemeği oldu karnımızı doyurduk. Bazı gün yalnız içilmez ya, çaya eş oldurduk.

Okul bitti mesai başladı derken.Kimler geçip hayatımızdan neler giderken. Bir gün dertlendim güne. Eskilerden kim kaldık,hayat telaşı işte..Ya haklısın dedi, göz kırptı bir güneşli öğlendi.Bir de baktım, eski dost vefalı ve hala elimdeydi.

Bu hikaye anladım ki böyle sürüp gider .Ne damağımdaki tadı, ne hatırası biter.

5.11.2009

ben her zaman mutsuz olurum

hep bir nedenim vardır. hayatı kendime her durumda zindan ederim. omuş şeyler bir tarafa olmamış hatta olup olmayacağı belli bile olmayan şeyleri bile kafama takarım. her kesle kavga ederim böyle zamanlarda. telefonda en yakınlarıma çatarım. şiş karnım,oburluğum,uykulu uyuz gözlerim ve her daim göreve hazır depresif ruh halimle ben işte yine pmsyim...

2.11.2009

istifa ediyorum

bugün bir delilik hasıl oldu bana. bi anda. aslında haftalardır beynimin bir ucundan başlayıp epeyce yol kateden o habis ruhlu düşünceler egemenliği ele geçirdi. hastane laboratuarından bölüme giden yolda, hızlı adımlar ve karışmış bir suratla çıkarken buldum kendimi. sonra bölüm başkanının kapısını çalarken, evet hocam nerden bildiniz? derken, üstümden kalktıktan sonra ne kadar da ağır bir yük olduğunu anlarken, laboratuarın sote bir köşeciğine sinmiş bundan sonrasını düşünürken. akşam çıktığımda saat altıyı geçmiş hava kararmıştı. ilk defa bu kadar geç çıkıyorum dedim kendi kendime. arabanın kontağını çevirdiğim anda radyodan yayılan yüksek rakımlı sesi bertaraf edip otoparktan çıkarken de ekledim. ilk ve son defa...
bizimkilere nasıl bir konuşma yapacağımı düşündüm yol boy. tıkalı trafik ilk kez işime geldi. tartışır mıyız? kesin kızarlar.. napiim benim hayatım bu.. belki de biraz daha bekle derler. ama konustum artık hem de bölüm başkanıyla.
evet özellikle de onla konustum ki, geri dönüşü olmasın. bi de ben de sanki üzerimde bi emekleri varmış ya da ben onlar için çok önemliymişim gibi bir vicdan muhasebesi falan. aman neyse, eve geldim bizimkiler ver yarın istifanı,keyfine bak dediler. sevmediğin iş yapılmaz bir ömür, istediğinlana kadar çalış dedi babam. annem biraz daha endişeli, iyi çalış nisana istediğin puanı al deyince babam sık boğaz etme, kısmeti ne zamansa o zaman olur dedi. ben de bi mutluluk bi ağlama isteği:)
yatıyorum şimdi. yarın istifa dilekçemi verip,dekanlığa bana verdikleri maaşı, yemek kartını vs teslim ettikten sonra evime dönücem. masamın başına, hayallerimi gerçekleştirmeye...

not: babam dedemin bakıcısına fal baktırmış bugün. fincanı açar açmaz senin kız iş değiştiriyor demiş kadın. tam da benim hocayla konustuğum saatte.

29.10.2009

kuruyor içim

sanki çok güzel bir film izliyordum,dalmıştım, birden elektrikler kesildi ve ben gerçek dünyaya döndüm.

vakt-i dostluk

bu gün dostarla toplandık.
herkes hala aynı,herkes çok değişmiş gibi
biz hala çok yakın,herkes bi yerlere gitmiş gibi
gözlerimizin etrafında çzigiler belirirken haberimiz olmamış
acılarımza bir başımıza ağlamışız
gülümsemelerimiz yalnız kalmış
bir araya gelmişiz onca zaman sonra
herşey aynı kalmış
hayat yerinde durmamış
neler almış yerine ne bırakmış

20.10.2009

tuzlu kahve

allahım bugün bitsin.. halbuki daha yeni başlıyordu. annem mutfağa kamp kurmuş, elinde bir tencere zahmeli yemek çeşidiyle zilimizi çalan arkadaşlarıyla hazırlık yapıyorlardı. kezban teyzekimbilir kaçıncı defa parkeleri parlatıyor, salondaki eşyaların tozları bitmiş,cilasını kazıyordu. babam yoktu. ben bi hastaneye gideyim deyip çıktı evden. misafirler gelmeden gelirim. evden çıkana kadar mutfağa girip eaeaaee amma önemliymiş gelenler, biz bu kadar yemeği bir arada görmedik diye annemi kızdırıyordu. ve zaten buna müsait olan anneciğim sanki yaptıklarımı yiyorsun da diye söyleniyordu. aslında babamın gitmesi iyi olmuştu. nedense onu görmek istemiyordum. içimi kaplayan utançla karışık hüzün babamın yanında iyice artıyordu. benim yapacak bir işim yoktu. odama geçtim. sevgili odam, kardeşimle aynı odayı paylaştığımız çocukluk günlerimden,ergenliğe oradan erişkinliğe geçen adımlarımın sahidi,tüm sevinçlerimin ortağı, gözyaşlarımın sırdaşı sevdili odam. perdeyi araladım. pencereden bir kez daha baktım seyhan nehrine. nehrin iki yakasında su boyu dizilen ağaçların gökyüzüyle birleştiği ufuk çizgisine asılı kaldı gözlerim. doldu, sızlayan burnuma kızarak kapattım perdeyi. yapacak çok iş var. dolabı açtım. askıda duran elbiselere baktım akşama hangisini giysem ki. aslında canım hiç birini giymek istemiyor, kuaföre gitmek de istemiyor. süslenmek güzel görünmek de istemiyor!!!! işte yine o utançla karışık hüzün tıkadı boğazımı. dolabı kapattım. odadan çıktım. anneme bu düşüncelerimi iletince ben de evden iletilmek durumunda kaldım. bıktım senin kararsızlığından, ne demek şimdi bunlar,insanlar bana mı geldi ,sana geldi......... evet bana geldi. beni görmeye geldi. beni istemeye geldi.......istemek ne ya!!ne demek istemek? kimden istiyorlar, neyi alıp vericekler?? beni mi!!!!!!bunları düşünerek çevirdim kontak anahtarını. kocaman bir homurtuyla çalıştı araba. gaz pedalına dokundum, küçük evlerin yüksek katlara boyun eymediği son adana mahallelerinden birinin dar sokağında ilerlemeye başladım. her evin bahçesinden sokağa taşan çiçekler geldi gözümün önüne. ben o zamanlar ilkokuldaydım. liseyi bitirene kadar hergün gidip geldim bu yoldan. ve her sene biraz daha terkediğine,yıkıldığına,mahalle bakkallarının kapandığına şahit oldum. şimdi ne eski güzelliği var ne eski hareketi. ama yine de tanıdık. oysa bugün kendimi çok sevdiği bir insanı son kez gördüğünü, bilen birinin yabancılığı var üstümde. biran önce kuaföre varmak için hızandı araba.

kuaför kalabalık değildi. merhaba fatih abi,nasılsın? fön olacak sadece. kapının hemen kenarındaki koltuğa iliştim. huzursuzca sıramı beklemeye başladım. söylesem mi acaba? aman ya ne söylicem. neyi söylicem asıl. bugün beni istemeye geliyorlar mı dicem. istemeye, buralardan,babamın kucağından,evimden,bana ait olan herşeyden istemeye....kısacık kestirsem mi? ne zamandır uzatmaya çalıştığım saçlarıma sıcak fırça deyip geçerken aklımdan geçti. saçmalama , sonra pişman olacaksın, sakin ol bi diye kendi kendimi sakinleştirdim. ne zaman mutsuz olsam,sinirli olsam,yeni bir başlangıç yapacak olsam makasa vurduğum saçlarım ömrümde ilk kez elimden kurtulmuş nice zamandır ilk kez omuzlarıma dokunabilmişti.

daha erken. gelmelerine çok var. dolaşırım biraz deyip arabayı kauförün orda bıraktım. şalgamcı,halka tatlıcısı,kebapçı ve mağaza vitrinlerinin sıralandığı caddeden yürümeye başladım. alo.. napiyim aşkım, öyle yürüyorum. hmm kuaförden çıktım. olur görüşelim. bizim evin yanında bir otelde kalıyorlardı. buluştuk hemen,her zman gittiğim kaktüs kafeye gittik. birer çay içtik.adana nasıl sıcak... çiçek yaptırıcam daha, hadi kalkalım dedi. kalktık. ne vardı biz hep böyle kalsaydık, böyle el ele,böyle genç,böyle gezip tozsaydık. ne soyadlarımızdan vazgeçseydik ne aidiyetliklerimizden.

eve gittiğimde babam gelmiş, yeni aldığı kahve makinasını kurmuş deniyordu. benim kahvem her ne hikmetse hiç güzel olmaz da.ve teknoloji düşkünü çılgın babam,bu merakını her türlü ortamda yansıtabildiğini bir kez daha kanıtlamış oluyordu. gittim sarıldım . seni hiç zor durumda bırakır mıyım dedi. bırakmaz, bırakmadı diyemicem çünkü bazen hayatımı kolaylaştırmak için zorlaştırdığı olmuyor değil:) annem kendini bir taburun karnını doyurmak üzere programladığından hala yemek ,sos,salata yapıyordu. sofraya bembeyaz bir örtü serilmiş, en sevdği yemek takmları çıakrılmış. elime salatalıkların bile özenle dizildiği bir tursu tabağı tutuştururken sakın suyunu dökme dedi. ben de git yavrum o bembeyaz örtüye dök demiş gibi.. döktüm. masanın ortasında kocaman bir leke, kaptığım gibi deterjanlı bezi tamam ya ben şimdi hallederim diye şirinlik yapmaya çalışıyorum bi yandan örtüyü siliyorum. allahtan sofraya konulacak o kadar çok tabak vardı ki, değil leke masa örtüsünü bile göremedik. sofra kuruldu her şey hazır,zil çaldı. ben koşarak odama kaçtım. odam evin bir ucuysa giriş kapısı öteki ucu. biraz pudra biraz ruj sürüp beklemeye başladım. hani birisi beni çağırır falan diye..yok. kapının deliğinden baktım ,napsam gitsem mi beklesem mi? sonunda çıktım odadan, salonun kapısında annemle babamı gördüm geleyim mi dedim bu çabam da sonuçsuz kaldı. ben de salona daldım. hoşgeldiniz diyip annesini öptüm, babasının elini sıktım,emrahın yanından kaçarcasına uzaklaştım. yokmuş gibi davrandım. allahım babamın yanında emrahın yüzüne bile bakamıyorum. nasıl utanç verici. annem yemekleri götürmeye başladı. ben de kendimi işe verdim. herkese servis yaptık oturduk yemek yicez. kahvaltıdan beri yemek yemediğim için inanılmaz acıkmışım. başladım yemeğe. hani istemeye gelinen ben miyim, süzük kibar genç kız pozları falan hiç. ben hapur hupur başladım . beni durduran annemin bakışları ya da olası mahcup genç kız modu değil,içimdeki korseydi. biraz daha yersem acıyooo diye ağlamaya başlıcaktım,durdum.emrahın bir ara bana baktığını farkettim. bakmasana, babam görecek şimdi. sanki gelme maksatları belli değilmiş gibi tuhaf bir inkar etme hali bendeki. sanki ben onu görmeyince gözden kaçıp arada kaynıcaz. yemek faslı bitti, balkona geçtiler. kahve dendi, mutfakta kös kös oturmakta olan ben makinayı bile çalıştıramayıp babamı çağırdım.biz maaile kahve pişirmeye çalışırken emrah içerde babasını ,beni istemeye ikna etmeye çalışıyormuş. babam istenmicek sadece tanışmaya gelsinler diye haber göndermişti. isteneceği onlar gelmeden yarım saat önce belli olunca adamcağız çalışamamış:) ee hani bi dahaki sefere isteyecektik diye stres yapmış. kahveleri pişirdim. fincanlara dağıttım. tuz kavanozuna uzandım. annem bi yandan babam diğer tüm yapma etmelerine aldırış etmeden bir ölçek tuzuuuu boca ediverdim fincana. bir ölçek dediğim üç yemek kaşığı ediyormuş nerden bileyim.. bi de iyice çözülsün diye karıştırdım. bir kaşık da ben tadına baktım ki o bir kaşığın tadı ağzımdan gitsin diye neler yemedim... pişmandım ama elden ne gelir. kahve emrahın önüne gitmiş benim daha önceden ''tuzlu kahveyi yüzünü buruşturmadan içmelisin, senin elinden ne olsa içerim demekmiş,içmezsen bu oğlan bizim kıza katlanamaz anlamına gelirmiş'' diye korkuttuğumdan hepsini içmiş. annem babam kardeşim hepsinin gözü emrahta, annem bir üzülmüş ki, mutfağa gelip beni haşladı. zavallı çocuk bir yudum kahveden bir yudum sudan içti,gık demedi.kardeşimi çağırdım,çikolatayı açıp götür bunu ikram et dedim. ağzının tadı değişse bari. bu arada emrah kendi kendine, şimdi ben burda bayılsam nolur, hastane de yanımızda,acilde kız isteme diye gazetelere düşeriz dermiş. dermiş çünkü o kadar kahve ve tuz tansiyonunu yükseltmiş e tabii haliyle.gözlerim karardı,kusacaktım neredeyse diyor. ben de doktorum o da benim sevgilim!! ne denir... babam usta manevralarla konuyu değiştirip biz sizi çok sevdik,gene bekleriz diyerek savuşturdu ilk hamleyi. yani beni istediler,babam vermedi. kolay mı öyle benim kızımı almak diyor, haklı. herkesin aklında tuzlu kahvenin tadı kaldı.

19.10.2009

içimde bir hüzün var

mevsim son bahar..kurudu evimin yanındaki viraneyi süsleyen yapraklar. çıplaklığından ar etmiş olsa ki sus pus olmuş ağaç, dinliyor beni..
ben, mütemadiyen anlatıyorum içimde büyüyen hüznü. sevdiklerimden ayrı kalmanın kalbime oyduğu o hazin çukurun içini ,saklı tuttuğum gözyaşlarıyla dolduruyorum.
özlüyorum..çocukluğuma bu kadar vefalı oluşumun nedeni bu olsa gerek. ışığı yanan küçük ama mutlu bir ev ve içinde biz,tüm dünyadaki kötülüklerden uzakta. annem,babam ve yeni yürümeye çabalayan kardeşimle gördüğüm resimde mutluyuz çünkü birlikteyiz. gürül gürül yanan sobamız kadar sıcak yüreklerimiz. annemin yaptığı kekler kadar lezzetli damaklarımız.oysa burda, grinin hükmettiği bu soğuk kentte, yalnızlıkla ayrılmaz ikiliyiz.ne ağzımızın tadı ne gözümüzün aydınlığı var.
sılada gurbeti,gurbette sılayı seçemeyan bir babanın kızıyım ne de olsa. oysa, ruh iklimimiz der ki sılayı bu dünyada boşa arama.
kim dinler ki...
ben yine duamı edeyim. ayırma beni Rabbim,annemden babamdan,tüm sevdiklerimden. ne bu dünyada ne diğerinde. beni onlarsız bırakma, bizi sensiz bırakma.
hazana hüzün yaraşır ya, bu mevsim melankoliğim.

16.10.2009

bir ben var içimde herkes dışarı

benim dünyam,
odun sobasının çıtırtılarıyla ısınan bir oda
sarı ampülden sızan sevimli bir aydınlık
eski çaydanlıktan damlayan demli çay kokusu
anneanne eli deymiş beyazı yitmiş bir dantel örtü
ahşap sandığı gizleyen
sıvalı duvara iliştirilmiş aile fotoğrafı, siyah beyaz
akşam geleceğini bildiğim baba bekleyişi
hep orada olduğunu bildiğim anne güveni
çocukluğum
benim dünyam
içimde sakladığım çocuğum
kocaman gözleriyle dünyaya saflıkla bakan
iki kolunu açtığında dünyalar kadar seven
benim dünyam
hiç kaybolmasın
yaşlansam da
yok da olsam

uzaktaki sevgili

sessizliği eski bilgisayarın uğultusu bozuyordu. ben elimde bi, kupa çayla toplantı odasındaydım. sabah çayımı diyet bisküvimle paylaşıyordum. ışıkları yakmamıştım. hava yağmur bulutlarıyla kaplanmış, gökyüzü karanlık. ruhum matem dutlarının karasına bulanmış. varsın ışıklar sönük olsun,ne çıkar. ben kendime görünmekkten korkarım. hayyama özenip dizeler dökülsün isterim dilimden. parmaklarım bennden gayrı yazsın dilerim şiirler. ama yok maleseef yok tıkalı tüm yollar. kalbime giden mahzende ben yolumu kaybettim.
canım nasıl istiyor yanında olmayı bir bilsen.
nasıl istiyor kokun burnumu öperken seni seyretmeyi.
soğuk ve kapalıyken bugün hava ,ben elimde bir fincan çayla,
ucuz sigaraların dumanını üflerken gri bulutlara.
nasıl istiyor seninle sohbetin en demlisini yudumlamayı.
sabahın saflığı yüzünü yıkamışken, gözlerin birazcık uyku mahmuru.
ve biz hep olduğumuz gibi yine soğuk bir sabaha ,
beraber başlamışız,aldığımız nefes keyif.
nasıl istiyorum biliyor musun zamanı geri sarsam.
başımızda kavakların oynaştığı o günlere dönsem.
yanımda senin pembe beyaz yumuk ellerin varken,
meydan okudrdum hayata , o kadar güçlü.
küçük ceplerimizde büyük mutluluklar taşırken,
umutlarımız varken daha,henüz yitirmemişken.
yağmur kokulu gözlerinle biz senle ikimiz.
herşeye rağmen hep mutlu ve gençken.
şimdi bedenlerimiz olmasada yüreklerimiz yaşlanmış.
muhabbetin koyusunu bıraktım, sözler tümden gamlanmış
telefonda duyduğum yorgun ses sana mı ait
bu donmuş gözleri benimse...

14.10.2009

çabalamak

hayat rutin gittikçe boş gelmeye başlıyor. kendimi görmek istediğim yerde miyim sorusuna suskun kalıyorum.bu suskunkuk zamanla pısırıklığa dönüşüyor. mevcut olandan memnun olmadığım halde değişim için harekete geçmemek için onlarca bahane üretmeye başlıyorum. aslında değişimden korkuyorum. elimdekini de kabedersem korkusu ,şu anki durumuma gelebilmek için harcadığım zamana kayıp gözüyle bakmak ayağıma takılıyor.
oysa hayat sürekli bir değişim ve bize yansıyan geri dönüşüm dinamiğiyle çalışıyor. geçmişten pişmanlık duymak, geleceğe dair kaygılar taşımak yapabileceklerimizin önünde duran en büyük engeller.
ben, kendimle bir yolculuğa çıkmaya karar verdim. çoğu zaman dalgın ve farkında olmadığım zamanları sorgulamaya başladım. mesela her sabah işe gelirken geçirdiğim 20 dakikalık süreye dair düşündüğümde aklıma hiç bir şey yok. yalnızca akan trafiğe uyan bir arabayım sanki. kişiselliğini yitirip tamamen edilgen bir birey olduğum anlardan ilk keşfettiğim. gün içinde böyle yaşadığım o kadar çok zaman dilimi var ki. hayat ne kadar boş dememin sebeplerinden birisi bu sanırım. yaşadığım her anı yakalayabilmek adına farkındalığımı arttırmam gerekiyor. trafikte harcadığım zamanı radyo kanallarını sürekli değiştirerek geçirmek yerine caz müziğini öğrenerek geçirebilirim mesela. tabii bunun için kendime caz cdleri hazırlayıp küçük bir tasnif yapmam gerek. ve tam bu nokta benim vazgeçiş noktamdır. emek harcamak girdiği vakit işin içine hemen u dönüşü yapıyorum. oysa emek vermeden yaşadığım hayat gerçekten bana geri dönüşü olmadan tükenen bir zaman dilimiğnden ibaret kalıyor.
çabalıyorum. daha mutlu bir insan olmak için. üstelik bunun için gerekli olan tüm maddi ve manevi şartlara sahibim. ama kendime olan inancımı ve hatta kendimi unuttuğum için yeniden yola çıkmam gerekiyor. bu defa yalnız değil kendimle birlikte.

8.10.2009

benim kararım

mutsuzluk,karamsarlık ve bezginlik ruh halimin ilk üç sırasını işgal ediyoruzun zamandır.yalnızca benim mi, iş yerinde,arkadaş çevremde de durum böyle. akşamları eve ayaklarımı sürüyerek gidiyor, sabahları işe suratım asık geliyorum. gülümsemem yalnızca nezaketten. sosyal gülümseme dedikleri, bebeklerin annelerini tanımaya başladıklarında ilk gülümsemesine verilen addır. bence sosyal gülümseme bizim yaptığımız. bebeğinkiyse çoktan kaybettiğimiz o en içten,tertemiz gerçek gülümseme.



dün akşam evde,kendimi salondaki kanepeye yapıştırmış, sığındığım battaniyeyle kendimi güvende hissetmeye çalışıyordum. aklımda bir sürü soru, ana başlık işimden memnun değilim. alt başlıklar,istifa etmek, yeniden sınava hazırlanmak, aylarca evde boş oturmak zorunda kalmak. kalbimde bir el beni sıktıkça sıkıyor. sonunda kendimi ağlatmayı başardım.



telefonda sevgilime dert yanıyor, kardeşime kendini yerime bi koysana,nolur bi koy ne yapardın bana bi şey söyle diye ısrar ediyordum. birden bişey oldu. içimdeki tüm sıkıntı, aklımdaki tüm soruların yayını kesildi. sessizlik. yorgun bir cızırtı kaldı geriye. ben içimin donmuş ekranına bakarken,karınca dansından ibaret sandığım görüntünün içinde başka resimler belirmeye başladı.



bitliste yalnızlıktan ağladığım bir gece, ders çalışmaktan kızarmış gözlerimi medet umduğum nescafe fincanına diktiğim bir an, yüzlerce insanın merdivenlerde dahi oturduğu bir salonun en tepesinden ,tus kampından, en arkadan aşağıya ,insanlara, 11 saattir hala ders anlatan hocaya hayretle baktığım, biz burda napıyoruz lan dediğim o gün, artık iyi kötü bir işim hayatımın bir düzeni olsun da ne olursa olsun diyecek raddeye geldiğim,avuçlarımın arasında duran, mecburi ,sınav ve hasretlik arasına sıkışmış acıyan kalbime ağlayışım,ailemin endişelerini giderdiğim için, bir yerlere yerleştiğim için onların yüzlerinde gördüğüm mutluluk, ve taa Ahlattan yeniden Ankaraya dönüşümün bütün hikayesi.



Ben bu resimlere bakarken, biri yaa ne çabuk unuttun o günleri dedi. unutmuş muydum gerçekten? evet unutmuştum. Neden buradayım ben bunu mu hakediyırum diye kahırlanırken ,buraya ne koşullardan geldiğimi unutmuştum. neden geldiğini de unuttun dedi aynı ses. neden mi? evet ya, neden. sanki birilerinin zoruyla gelmiş gibi davranıyorsun. sen kendi kararınla geldin buraya. seni kimse zorlamadı, sen istedin. artık hayatın gerisinde kalmak istemiyorum dedin. ankaraya dönmek istiyorum dedin. beğenmezsem çalışırken de sınava hazırlanabilirim dedin. evet dedim. ya karar verirken adam gibi düşünmedin ya da o kararı neden verdiğini unuttun dedi ses. hangisi bilmiyorum doğru olan. ama netice de kararlarıma sahip çıkamamak beni kendime karşı güçsüz duruma düşürüyor. mutsuz ediyor. o zaman yeni kararlar ver. ama burada oturarak değil neyi yapıp yapamayacağını bilerek. bunu bilebilmek içinse mücadle etmen lazım.



ve ben bugün aklımda onlarca soruyla adanaya gidiyorum. ailemle konuşmaya. onların fikrini almaya. döndüğümde naparım bilmiyorum. artık o kadar mutsuz değilim ama umutsuz olmamak için çalışmam gerektiğini biliyorum. zaman denilen izafi mahlukla savaşmaktan cayıp zaten akışında olana kendimi bırakıyorum. bakalım o akarken ben neler yapabilicem?

7.10.2009

bu mudur

hayaller var ya hani uğrunda bedeller ödememiz gereken. uğrunda pek çok şeyi göze almamız gereken.benim yok hayalim falan. olanlar yetişebileceğim bir mesafede değil.

2.10.2009

kız isteme

sonunda benim de başıma gelicek. önce ben asla evlenmicektim,ölene kadar babamla yaşıcaktım. sonra babam beni kimselere vermezdi,ben onun biricik kızıydım. ama önümüzdeki hafta sonu bütün bu cümleler bana kıkır kıkır gülecekler sanırım. tüm asiliklerimi elimde tuttuğum tepsinin üstünde duran kahve fincanlarının içine saklayıp buyrun dicek olan kız benim. bu bende nasıl bir anksiyete yaratıyor bilseniz. bir kere türk kahvesi yapmayı beceremem. sonra nefret ederişm böyle saygılı küçük hanım pozlarından. ben nescafe mi türk kahvesi mi alırsınız demek istiyorum. belki insanlar nescafeyi daha çok seviyor. nerden biliyosunuz!!! allahım sevgilimle herkesin karşısında yanyana kızarmış suratlarımızla ellerimizden sarkan kırmızı kurdeleyle hayal edemiyorum kendimi. bi de en büyük korkum annem ya da babamın gözleri dolarsa ben başlarım ağlamaya. sonra gidin siz ben istemiyorum deyip odama kaçabilirim. yapabilirim yani.

1.10.2009

nefes

mutsuzluk kara büyü
sen söylersin o büyür
aldıkça her nefesle bir
içindeki keder birikir
dökülür paçalarından aşaağı
adımladıkça yerin bellidir
kaybedemezsin izini
nereye gitsen peşinden gelir
avuntuyu aradığın sigarada
son sürat giden arabada
çikolatada ya da uykuda
nafile firardaysa huzur
kayıp ilanların boşuna.
büyüdükçe azalırsın işte
her devre yazılmış aynı hikaye
senin döndüğün devran da bu gidişle
biter ve tüketir

29.09.2009

artık bir köşem var :)

babamı bilenler bilir. bilmeyenler içinse tek kelamla asi bir kişiliktir diye özetleyebilirim. onla bunla atışır, kavga eder,doğru bildiğini asla saklamaz vs vs. hal böyle olunca yeri gelir türkiyenin bir ucuna sürülür, yeri gelir soruşturma geçirir. bunlara alışmılştık. sonra yerel gazetelerden biri babamla uğraşmaya başladı. babam da sinirlendi bir gazete kurdu. bir gazete böyle kurulur mu? babam kurdu. başladı yazmaya. başında durup ilgilendiği dönemlerde en çok okunan yerel gazetelerde ilk sıraları almıştı. e yaş kemale yaklaşınca da eski dönem dostlar,yazarlar,haberciler gibi geniş bir arkadaş popülasyonuyla yazar kadrosunu güçlendirdi. onu sevenler sevdiklerinden sevmeyenler meraklarından okuyo derken gazete aldı başını yürüdü. sonra.. ilgisi bitti, hevesi geçti, bu defa yazarların bazılarıyla ters düştü o öyle yazılmaz kardeşim falan derken bıraktı peşini. şimdi gazete akciğer kanseri, kırk yıllık kurt bir gazzetecinin ellerine teslim olmuş. adam istedi mi bir haberle ortalık karıştırabiliyor. ama babam istemiyor :) neyse işte öylesine takılıyor bu gazete. ben de günlük yazarlığı,blog yazarlığı takılıyorum. kendi kendime dedim ki, ben de yazsam,babam izin verir mi, şimdi herkes tanıdık laf maf ederler mi, kesin beğenmezler. sonra amaan dedim, bundan iyi frsat mı olur. başka gazetelere köşe yazmak bir sürü iş. işte hazırda çıkan bir tane var. hem her hafta düzenli yazmam için de gayet itici bir güç. ee o zaman ne duruyorum? babama söyledim. isimsiz ve resimsiz genç kalem mahlasıyla çıkıyor artık yazım. salı günleri. oraya yazdıklarımı bloguma da koyuyorum. gerçi benm blogumun çok okuru olmadığı için tepkilere göre yazımı koyarım demem mümkün değil :) artık gazetedeki okunma sayısına göre bloguma eklerim :)
öyle böyle oldu işte. artık bir köşem var efendim. belki bir gün çok okunan bir gazetenin bir köşesinde isimli ve resimli arzı endam ederim. belli mi olur?

28.09.2009

Başlangıç

Etkileyici olmalıydı. Okunan her kelimenin gölgesi başka bir anlam saklamlaıydı. Sözcükler birleşip bir simya yaratmalıydı.vurmalıydı okuyanı. İz bırakmalıydı belleklerde. ışık tutmalıydı zihnin karanlık mahzenlerinde. Mükemmel olmalıydı nihayetinde.

İşte ben yazmayı bu yüzden bıraktım.


Çocukluk yıllarıma dayanır yazınla ilk tanışıklığım.Şiirle başladığım bu macera babamın yeteneğinin bana yansımasıydı muhtemel. Kelimeleri yan yana dizip kafiye üretmek benim için bir oyundu.sayılarla aram iyi olmasa da kelimelerin matematiğini çözmüş, çocuk zihnimin berraklığı ve daha yasak görmemiş özgürlğüyle aklıma gelen her şeye şiir yazar olmuştum. Akla gelebilecek her nesne ya da varlık bana ne çağrıştıtırsa kuru boylarla boyanmş kenar süslü defterime dökülürdü 4 kıtayı geçmeyen hece ölçülü şiirlerim.

Yaş onluk hanelerini doldurmaya başladıkça kara kalemin beyaz kağıda sevdasını keşfettim. İlk gençlik dumanı başımda tütedursun ben döktüm aşkla bilenmiş kalemin derdini, onca kağıda. Konular nesnelliğini yitirmiş harflerin hisi kalbimde vuku bulmuştu. Zaman geçtikçe kafiyelerim mısra hesabına gelmedi, coşkulu kelamlar kıtalardan taştı, vezinli mısralar zincirlerini kırdı.giderek nesre dönüştü.




Ne zaman ki kaygılar girdi güzel olmalı diye kalemim yitti. Ne zaman ki alayıp pulladım kelimelerin o narin bedenini bana yüz çevirdi.ne zaman ki başkaları için aldım kalemi elime, yazamaz oldum. Anlatamaz oldum. Hissedemez oldum.

Bir gün,aradan mevsimler akmış günler solmuşken zamanın değirmeninde usulca öğütülürken dedim ki kendime,yanıldın kızım.başkalarının fikrini kendi hislerinden öte tutaarak yaptın sen yanlışı. beğenmezler diye vazgeçtin cümlelerinden. küçümserler diye caydın hayallerinden.sen korktukça acımasızlaştı eleştiriler. Giderek kırıldı cesaretin. Ne kaldı geriye?

Şimdi sizlerin karşısına bu niyetle çıkmaktayım. Maksadım haddimi aşmadan, kelimelerim boyumu geçmeden derdimi paylaşmaktayım. etkileyicili olmasa da ,yeniden, içtenlikle başlamaktayım.

Herkese merhaba.







13.09.2009

bir tus daha geçer

bir aylık çiçeği burnunda bir asistanken başladım üstüne gül koklamaya bölümün:) gerçi proteusu düşünürseniz üzerine gül koklamam çok abes olmaz sanırım. bu sınava hazırlanamadım. geçen tustan bu yana hiç baamadığım konular bakabildiklerim kadardı :) bir de ramazan geldi üstüne tüm coşkusuyla. işte iftardı, sahurdu, sabah bölümde kaçak göçek okunan drtustan indirilmiş notlar falandı derken bitti çok şükür. bugün hiç iddiasız ve o nisbette stressiz bir halde gittim sınava. hep hukuk okumak istemiştim. hatta 2 ay önce nasılsa mikrobiyoloji rahat ben ikisini bir arada götürürüm diyip hukuk hayalimi gerçekleştirmek üzere össye girmeye niyetlendim. bugün 2 tus tevrübesi olan bir profesyonel olarak hukuk fakültesinin bahçesinde insanları seyrettim. stresten kendi kendine konuşanlar, dua okuyanlar, ailece gelip sırtına vurarak sınava uğurlananlar, sigarasından dertli nefesler çekenler, elimde not hala ders çalışanlar, telefonda birilerine anatomi soranlar, ben şuna hiç bakamadım geyiği yapanlar bide ortamda turista havasında elinde çayı sigarası benim gibi ufak ufak demlenenler :) salona son 15 dk kala girdim. geçen sınavda 40 dakika önce sırada kalem elimde hazır tuvalete iki defa gidilmiş, peçete,kolonya,açılmış kalemler hazırlanmış,kahvenin dumanı tütüyordu. taibii ağrı kesici,kafam çalışsın diye çikolata ve acıkırsam diye çubuk kraker ve biri yetmezse diye 2 şişe su :) bu defa hiiiç. kalemi bile giderken aldım. ööyle sallana sallana gitiim. sevgilimle muhabbet ettim hatta kısa ölçekli bi didişme bile yaşandı :) sıramı buldum,yerime yerleştim. etrafa bakındım tanıdık varmı diye.bu arada hmm bunun ilk girişi ,kesin bu kronik tusiyer gibi yorumlar yapıyorum. kapıda biri görevliye hareretle bi şeyler anlatmaya başlayınca o tarafa çevirdim başımı.sevmediğin ot misali 1 sene önce darılıp konusmadığım bi zamanlar çok yakın olan bi arkadaşım. allahım aynı salon mu tesadüfe bak derken boşta duran arka sırama yönlendi. beni görmedi mi görmezlikten mi geldi bilmiyorum . oturdu, ben de döndüm kısa bir merhaba başarılardan sonra döndüm önüme. güldüm kendi kendime yani istesek olmaz, allhım dedim, sen büyüksün. ve sınav başladı... bitti. iyi geçti. en azından geçen sınav gibi ağlayıp yarısınıda çıkmak istemedim. beklediğimden çok şey hatırladım tabi ne kadarı doğru hatırladıklarımın yarın belli olacak. çıktım sevgilim gelmiş, eve geldik. en yakın dostum,kardeşim pınarım, eşi sınava giriyor diye ankaradaydı. o da eşini arkadaşlarına satıp geldi eve. biraz oturduk sonra onu uğurlamaya gittik. sonra sevgilim gitti. şimdi kaldım bi başıma. içim buruk, pıanr her gidişinde olur bu. sınav geçti. yarın oruç. dün bugün bitse diyodum. bitti. ee noldu? hiç...

2.09.2009

anladım masaldaki herkes benim

klasiktir ya, hayat bir masal, hayat sahnesinde rolümüzü yapıyoruz, onun hayatı külkedisi masalı gibiydi yok diğeri sindrella falan. herkes kendi masalında kendini başrol yapar doğal oalrak. dünya nasıl onun etrafında dönüyorsa hikaye de öyle kurgulanır. pamuk prnsessinizdir bir gün mutlu, kuşlarla şarkı söyleyen diğer gün mutsuzsunuzdur, ve kuleye hapsolmuş lepiska saçlı hüzünlü güzel oluverirsiniz. kötü kalpli cadılar, vezirler hep başkasıdır. hiç deli dumrul gibi hissetmemişsinizdir kendinizi.
ben anladım ki bir masal varsa , bir rolüm yok. bütün roller benim. zehirlenen de benim elmayı yediren de. prenses de beim cadı da. yol sorduğum tavşan da benim soran prens de. ne alaka bunlar bu saatte.
her zaman önemli olduğumu düşünürüm. bilmeden de olsa. oysa ben kötü, ben silik, ben iyilik meleği, ben cellat,ben haksız, ben doğru, ben sadece anlatıcı olabilirmişim. oluyormusum daha doğrusu. ben kimim ki? neden bu yazıda bile bu kadar çok ben var. bencilliğin doruk noktası bu. kendini yok sayarken bile.
her zaman aldığım kararlar doğru mu oldu? tabiiki hayır. ve malesef bunları alt alta sıralayabilecek kadar yaşadım. elimden kayıp gidenler, benim bıraktıklarım. çok kaybedip çok kazandım. kaybettikçe kazanmak istemez oldum. geri durdum. sesizleştim,durgunlaştım. içimdekiler ayan beyan oldu gün yüzüne. utandım bazen de gurur duydum kendimle.
şimdi neden bu kadar mutsuzum?

29.08.2009

ramazanda telefon alarmı

ne garip bir ramazan. yazın ortasında, ailem olmadan, sevgilim olmasa her akşam yalnız soframda ağladığım bir ramazan. gündüzleri işe gidiyorm. akşam yarı baygın geliyorum. yaptığım uydur kaydır yemeklerle iftar yapıp bulaşıkları yıkadım derken saat 9 oluyor. şimdi olduğu gibi. 10 a kadar ancak kendime gelip ders çalışmaya başlıyorum. her akşam bu gece geç yatıcam desem de 12 de yatakta buluyorum kendimi. bu zorlu koşularıma bi de telefon alarmı eklendi. telefonum her nedense ankaraya geldiğimden beri evde çekmiyor,bölüde çekmiyor, sokakta bile çekmiyor.sadece çalar saat olarak kullanabiliyordum. bi de telefona bu yüzden söyleniyordum. meğer ne önemli gerekli bir şeymiş çalar saat.hal böyle olunca başka bi makina buldum evde kartımı ona taktım.eskii , ekranın ortasında saçma bir çizginin efekt verdiği bir telefon.onun da saat ayarı bozukmuş ne bilecem. alarmı kurup bi güzel yatağa girdim. sahura kalkıp mutfağa gittim. bi baktım saat 5. tak etti. gittim yeni telefon aldım. bunun da abidik bir ayar mekanşzması var ki.yok gtm ayarı yok güneş ayarı. ne olduğunu anlayana kadar (türk usulü dene bul, asla kullanım klavuzunu okuma) ayarladığım saai bi saat geriye attı 2 gün. bi de dokunmatik ekran, habire ayarlar değişiyor.tabii uyanma vakitleri yine aynı terane. dün olayı çözdüm sandım. gene alarmımı kurup sabah 4 e ,yattım. bi güzel de uyumuşum ki. uyandığım da gündoğmuuş , saat 8 buçuk olmuuuş.gerindim falan aa ben sahura kalkmadım!alarm çalmamış.kontrol ettim telefonun alarmı çalışmıyor. her şeyi yaptım, dünya saatleri, gtmler ıvır zıvır sonra da bir saat boyu her dakika başına başka bi alarm kurup denedim. yok. telefonun fabrika ayarlarını geri yükledim. yok. kullanma klavuzunu alıp her sayfasını okudum. ı ııh. meğerse sevgili telefonumun kurduğum alrmlar için kendince uyguladığı bir sistemi varmış. hafta içi her gün çalıyor hafta sonları çalsın istiyorsanız ayrıca belirtmek gerekiyormuş. salak sana ne. hafta sonu iznimi sen mi veriosun. neyse olay çözüldü ama ben 24 saat aç kalmış oldum. o oldu. sağ salim iftar yaptım. şimdi de çayımın tadını çıkarmaya gidiyorum.

28.08.2009

mikrobiyolojide asistanlık

Uzun zamandır sevgili blogum sana hastane köşelerinden yazmamıştım. gerçi burası hastanenin köşesi sayılmaz. kendi başına ayrı bir binada sessziliğin hüküm sürdüğü bir bölüm.
evet başlayalı 2 hafta oldu. mikrobiyolojiyi sevebileceğime dair taşıdığım umutlarım artık yok. aman işte ne güzel bir sürü boş vaktim olacak ben de hayatımı yaşarım diye kendimi avutmaktan da vazgeçtim. ders çalışmaya başladım. gerçi biraz aceleci bir karar olarak görülebilir ama ne kadar ağırdan alırsam o kadar zor olacak diye korktum. daha doğrusu burada kalırsam diye daha çok korkuyorum.
sabah 9 ila 9:30 arası geliyorum bölüme. sekreterimiz oya ablayla biraz muhabbet. sonra toplantı odasında otur, mutfakta (besi yeri pişirilen bir mutfak) otur, ramazan olmasa kantinde otur, öğlen yemek ye bahçede otur, öğleden sonra biraz daha otur sonra 16:30 -17:00 arası eve git. şimdilik bu rutini sadece arada bize öğrenelim diye gösterdikleri işler bozuyor. bakteri laboratuarlatında ekim, pasaj, preperat hazırlama, boyama, mikroskoplarda değerlendirme, besi yeri hazırlama falan filan. tabii yaptığımız işler fakültede öğrencipratiklerinde yaptıklarımızdan ilreri düzeyde değil. şimdilik. ilerde rotasyonlarımız ilerledikce hocaların araştırmalarına dahil oluyoruz. bir de 1 senelik hastane rutin labında çalışıyoruz. orası gerçekten yorucu ve yoğun. tabii kıyaslamayı nereyle yaptığınıza göre değişir.
bu ay bizimle ilgilenen hocalardan birisi deişik bir adam.(diğeri izinde tanımıyorum) hiperaktifim demişti gerçi ama ben bunu kastettiğini düşünmemiştim. sabah 7 de geliyormuş. hafta sonları da geliyor anladığım kadarıyla. adam enfeksiyoncu, mikrob. de prof olmuş bitirmiş her şeyi. kendi icat ettiği veya imal ettiği aletlerle çalışıyor. odsında matbaa aleti var. bi tane kitap basmış da...bişey söylerken aklına başka bişey geliyor. onu da söylüyor. sürekli hızlı adımlarla bi yerlere yürüyor. sanki genel cerrah. bize sürekli abidik şeyle soruyor ,donmuş yüz ifadelerimize gülüp bulun bana ne nerden bulursanız kardeşim, bulun gelin ,sorarım diyor.kontaminasyonlar çok olduğu için otoklavın yanlış çalıştığını düşünüyor. bize basınç sıcaklık formülü bulun dedi. onları bilmem nelere çevirip neg. logaritmalarını falan alıp bi değerlere ulaşmamızı istedi. otoklavı doğrulayacakmısız. kimya mı fizik mi nereden ne bulacaz matematik lazım logaritma falan nerde kaldı.öyle bön bön baktık adama biz.tabii bizim otoklav nuh nebiden kalma olduğu için. tefalin düdüklü tenceresi bile daha kompleks bi alet. yoksayeni çıkanları kendi doğrulamarını zaten yapıyor.neyse yani bu aralar hacettepede bi patlama olursa..
bölümün popülasyonu neredeyse tamamen kadın. pardon ''kaprisli kadın''. kendimi fbı ajanı falan gibi hissediyorum . biriyle bi şey konusuyorsunuz yanınızdaki hemen sesini alçaltıyor, kapıları kaptıyor, kapının arkasından tıkırtı gelse kesin biri bizi dinliyor falan filan. allahım herkes kimseye güvenme diyor.gerçekten kimse kalmıyor bu duerumda. napıcaz bakalım. allahtan celo var. cealettin bizim 3 üst dönem gaziden. eş kıdemlim. tanışmıyorduk okulda ama burada sanki öncesi varmış gibi bi muhabbet kurduk. bi de gene bizim okuldan bi kız daha başlayacaktı ama sanırım vazgeçti. o kadar geç atama yaptılar ki insanlar eylül tusuna girerim demeye başladı. haklılar da tusa kaldı 2 hafta.
benden şimdilik bu kadar. birileri sisteme girip blogu bulup okur da yazarın ben olduğumu anlarsa diye saçma ama gerçekten beni korkutan bir paranoyayla yazdığı için çok açık yazamıyorum. evet biliyorum. saçma ama ya olursa...

20.08.2009

yeni gün

Oktay Amca’ya sevgilerle

rüzgar sabahın mahmurluğunu dağıtmak istercesine esmeye başladı. Alacalı maviliğe çalınan turuncu fırça darbesi güneşin geleceğini haber ediyordu. Kuşlar pür telaş uçuşup cıvıldıyordu. Günü karşılamak lazımdı.çiçekler yeşil yapraklarını kibar bir reveransla göğe uzatmış, taçlanmış başları ışığın her damlasını içmeye hazır bekliyordu.toprak gecenin üzerine bıraktığı çiy taneleriyle yüzünü yıkamış, cömertçe gülümsüyordu. Hayvanlar aleminin mesaisi çoktan başlamış, kediler çöp arabasının unuttuklarıyla karınlarını doyuruyordu. güneş doğuyordu.Evren uyanıyordu her zerresiyle. Yeni bir gün doğuyordu. tüm bu telaşın içinde o yere uzanmış,yorgun yüzünü dolduran bir huzurla yatıyordu. Rüzgarın ellerine kendini bırakmış kır saçları da olmasa bir heykel gibi kıpırtısız. Yumruk yaptığı avuçlarında ağlaşan bir kaş yaprak ve Beyaz bir tavşandan başka kimseler yoktu görünürde. Kocaman parmakların arasında olduğunu bildiği kahvaltısını yapmaya gelmişti.

Gençken yiyeceksin , bak bana her şey yasak,çayın bile tadı kalmadı derdi şekersiz çayını yudumlarken. Şeker hastasıydı.hastalığına sebep mi yoksa hastalığıdan sebep mi bilinmez ,sinirliydi. Kızdı mı çabuk parlar ama hemencecik yumuşardı.doğru bildiğini kimseden saklamaz ,eyvallah etmeyen yapısıyla birilerini karşısına almaktan çekinmezdi. Borçlanmıştı. Bir uçtan düzeltmeye çalıştığını öbür uçtan bozmuştu.alacaklılar giderek daha da çok sıkıştırmaya başlayınca sıkıntıları eve de yansımıştı. Beceremedim derdi. Ya ben yanlış oynadım ya hileli masaya düştüm. Ama bu hayatı beceremedim. Giderek uzaklaşmıştı insanlardan, ailesinden. Kocaman kahkahalarını duymaz olmuştu öğrencileri. Tek huzur bulduğu anlar bakir sabahla buluşmasıydı. Evrenin uyanışına,tabiatın sükunetine, günü karmaşasında duyulmayan seslerine, ağaçların rüzgarın hayvanların hakim olduğu dünyaya bakardı uzun uzun.Tazeleniyorum derdi her gün, yeniden başlıyorum hayata.Huzuru taze havayla içine çeker, efkarını sigarasının dumanıyla üflerdi dolu dolu. Masum dünya derdi bu zamanlarda, kendi mahsun gözlerle dalarken uzaklara. Ne düşündüğünü kimse bilmez, kimse görmez görse de ilişmezdi. Bi de bu tavşancık vardı işte. bu halinin şahidi. Sahibi gibi mini mini bembeyaz .Her sabah kahvaltısını bu kocaman ellerden yapmaya alışmıştı.

Pembe burnunun ıslattıığı kocaman el hala kapalıydı. Bi terslik olduğunu anlamış gibi durdu . etrafında bir tur attktan sonra yüzünün yanında bekledi.patisiyle yanağına dokundu. Gözlerini açar diye bekledi. Parmaklarını bi daha kokladı. Parmaklarını açar diye bekledi. Açmadı . Eline bir daha baktı. İşte orada duruyordu tazecik bir yaprak sapı. Son kez yaklaştı yorgun yüzün yanına. Huzurla gülümseyen bu yüzü kokladı. Bu defa pembe burnu üşümüştü.

Güneş doğmuş,kuşlar susmuş. Bir çığlık bu sessizliği bozmuş. Yolunan yaprak kendi canına ,göğsüne kapanmış kadın giden canına ağlamış. Rüzgar kızmış bu patırtıya, savurmuş tüm borçluları,sıkıntıları,hastalıkları,yalnızlığı. Neden sonra durmuş. Güneş çoktan doğmuş. Doğmuş da kavurmuş ortalığı.gelen olmuş giden olmuş giden olmuş. Siren çalmış,zaman dolmuş. Geride sessizlik kalmış. Gün doğmuş. Şehrin karmaşası başlamış yeniden.

O susmuş.
Her yeni gün bir başlanmış.

16.08.2009

pazar geceleri hep karnım ağrır

pazartesi sendromu denilen şey yüzünden pazarları da sendrom halinde geçer bende. gerçi sendrom falan bilmezken de böyleydi bu bende. ilkokuldan beri. anaokuluna giderken de böyle miydim acaba? 1 aydan sonra eve kaçtığımı düşünürsem muhtemelen böyleydi. bir senedir böyle bir hisse kapılmamıştım. bitliste ilk iş günümü hatırlamıyorum gerçi. sonra diyalize ilk gittiğim günü de.ama 6 ay yarım gün mesai yapınca değil sendrom gezme oldu bana pazartesileri. oysa bugün gerçekten karnım ağrıyor. ankaradaki ev sanki bana yabancı, sanki ben buraya ilk kez gelmiim gibi tedirgindim bugün. tüö gün kendimi oyalayabilmek için olmadık işler yaptıım. aynı renk olmasına rağmen 2 kanepeyi salondan arka odaya, oradaki 2 kanepeyi ise salona çektim elimde metreyle. metre ne alaka derseniz şöyle özetleyim kanepenin tahta konsol dahil eni 81 santim bizim geçeceğimiz en dar alansa 83 santim. ha bi de iki tane kapıyı yerinden çıkarmak zorunda kaldım. ama geri takmak mümkün olmadı. yatak odamda ellenmemiş bir kıyafetin açılmamış bir çekmecem kalmadı. ve tabii mutfak 5 saatlik bir temizlik operasyonuna maruz kaldı. buna buzluğun ve derin dondurucunun buzlarının hunharca katledilmesi de dahil. kendime yaptığım 2 öğün yemek ve akşam örmeye başladığım diz battaniyesini de sayarsam ne kadar stresli olduğumu varın siz düşünün.
yarın iş başı.mehil müddetinin sonuna kadar kullandım. mikrobiyoloji ihtisasıma başlamadan bi gün önce tus kitaplarımı kitaplığıma yerleştiriyordum. ne muamma. yine de çok heyecanlı ve mutluyum. bi yere aidiyet güven veriyor. ayrıca kaç nöbet yazacaklar acaba, kıdemliler nasıl tipler, hocala kaprisi var mı düşünceleri içerisinde olmadığım için çok mutlu olduğumu farkettim. ben bu sınava çalışırken hep dua ederken allahım hayırlısı olsun dedim. sonra da ne işim var mikrobiyolojide dedim. ama bugün hissettim ki benim için hayırlısı bu sanırım. belki bi süreliğine belki devamlı olacak ama ben şu anda mutluyum.
bu heyecan gerçekten okuluntatil dönüşü ilk gecesi hissedilen o sevimli heyecan. ve ben herşeyin güzel olacağına inanıyorum.
ama bi yandan. kendimi o kadar kimsesiz, bi o kadar yalnız ve buruk hissediyorum. hep dedim ki kendime hele bi dur bakalım. bi yarın olsun da başla işine. sonrası allah kerim.

otobüs

afedersiniz.. bu bi ihtardı. çantanızın oturduğu koltuk bana ait demekti. sarışın kız soğuk bir bakış atıp aldı çantasını. hareketleri biraz sert miydi ne? ayrıca neden ters baktımıştı ki? amaan dedi kendikendine mavi gözlü kız, gri-lacivert karışımı zeminde beyaz ve siyah boncuklar işlenmiş çok sevdiği çantasının içinden ince beyaz hırkasını çıkartıp koltuğa bıraktı. beli açıllmasın diye bluzünü çekiştirdikten sonra çantasını yukarıda bulunan el bagajı portuna yerleştirdi. çantasının halat ve boncuklardan oluşan sapını arkaya ittirmeye çalışırken öndeki adamın kafasına dirseği çarptı. ah özür dilerim, dedi yerine otururken. of bu sap. tüm gün omuzumu kestiği yetmedi şimdi de beni rezil etti.bakır kızılı saçlarını geriye attı. kucağında kitabı, şişme yolculuk yastığıyla altına sıkışmış hırkayı çekip çıkarmaya çalışırken sarışın kız üçüncü soğuk bakışını fırlattı. adama çarptığımda da kötü kötü baktı. sanki farketmedim. hey allahım.. derin bir nefes aldı.yazın ortası olmasına rağmen serindi hava. annesinin aldığı tortop olmuş hırkasından kollarıı geçirmeye çabalarken kitabı yere düştü. hah tam bana göre bi davranış. bravo bana yani, sakr nolacak diye kendine kızadursun sarışın kıza doğru seyirten kalın ciltli kitabını almak için eğildi. sarışın kız uyku vaziyeti almış başı cama dayalı. bana mı bakıyor bu? gözleri kitabına kayınca hıh dedi içinden kesin benim gece boyunca okuma ışığımdan rahatsız olacağını hesaplıyordur. sarışın başını bezgince cama çevrildi gerisin geriye. mavi gözlü kız yeniden ayağa kalktı çantasının içinden bi şişe küçük su ve çubuk kraker çıkartıp yine hummalı bi uğraşıdan sonra yerine oturdu. dökülmesin diye minicik açardı hep paketi. çocukluğundan beri yerdi yola çıkmadan önce mide bulantısnın önüne geçmenin bir yoluydu. paketten bi kaç tanesinin dışarı doğru çıktığından emin olduktan sonra sallamayı bıraktı. sarışın kıza uzattı ,alır mısın?kız baktı,baktı sanki kızmış gibi kaşlarını çattı, burnunu çekip cık dedi. cıkk mı? aman ya suna da bak cevap vermeye bile tenezzül etmiyor.bi de sabaha hasta olmasak bari. baksana elinde mendil burnunu çekiyor ikide bir. iyi bakalım, bi daha bana bak sen de gör. ben de sana cevabını vermez miyim?kendini aşağılanmış hissederek arkasına yaslandı kitabını açtı, kot pantolonunun cebinden çıkarttığı biletini 13 numara diye kontrol ederek kitabın arasına kyodu. sonra şööyle bir sayfaları çevirdi. yaprak seslerinin duyulabilir olmasına dikkat ederek.bi taraftan da kızı izliyordu. bekledi..hayret,kızda hiç hareket yok. sonra lambayı açtı kapadı, iyi bari çalışıyormuş dedi kendi kendine bu defra da duyulabilir olmasına dikkat ederek....ee noldu buna. cama mı yapıştı yani dedi iyice sinirlenerek. sırtını yasladı kızla uğraşmaktan vazgeçip. sağ bacağını dizinden kırıp öndeki koltuğa yasladı. dizindeki yırtık biraz daha büyüdü. en sevdiği eskitilmiş kotunun dizlerindeki yırtıklar zamanla büyümüştü. şimdiyse dizinin yuvarlağı neredeyse tamamen ortadaydı. hoşlanmadı bu serseri görünüşünden. artık büyümeliyim 26 yaşıma geldim hala çocuk gibi dolaşıyorum dedi.sen hala yırtık kot ,konvers giy derken gözleri sarışın kızın babetlerindeydi. suyuna uzandı. bir yudumun boğazından aşağıya yuvarlanmasına izin verdikten sonra başını camdan yana çevirip kalabalığın üzerinden kaydırmaya başladı.ne kadar da kalabalık. hiç gece yarısı der misin? herkes mi tatile gidiyor,bi de kriz var diyorlar memlekette. dudaklarının kenarlarında oluşan küçük gamzeler aradığını bulduğunu haber veriyordu. elini kaldırdı, avucunun içine bıraktığı bir öpücüğü sımsıkı tutup cama doğru uzattı.ellerine bulaşan parfüm kokusunu çekti içine. parmaklarını açtı, elini salladı. Karşıdan gelecek bildik reveransı izlemeye koyuldu zevkle. sevgilisi kara gözlerinde birer yıldız parıltısıyla elini ondan yana doğru kaldırdı. aralarında , otobüsün camı, bagaj sırasında bekleşen yolcular,sarışın kafa yahut otobüsün o koca camı yokmuş da öpücük havada süzülerek onun avcuna konmuşcasına, tuttu boşluğu. bir pandomimci ustalığıyla yavaşça kavradı parmakları o görünmez öpücüğü. büyük bir dikkatle kalbinin üzerine götürdü. itinayla taşıdığı öpücük avcunda, elini kalbinin üzerine bastırırıken başını önce eğdi ,kaşları çatıldı, gözlerini yumdu.bir iki saniyelik bir duraksamadan sonra ,yukarı kaldırıdığı gözlerinde şimdi iki kara delik, gözlerine sabitledi.elini kaldırmaksızın göğsüne inip kalktı parmakları. pıt pıt pıt.işte burada dedi mavi gözlü kız sevgilisiyle aynı anda.gülümsedi. bakışları uzaklaşan açık yeşil mevsimlik montta, bu renk ona çok yakışıyor .bu montu ne zaman aldık derken... üç senedir her vedalaşmarında olduğu gibi gözlerinde sevgi, mutluluk,hüzün vardı...............................


peçete aldım mı ben yanıma. aldım. nane şekerim o da tamam. ne zamandır otobüs yolculuğu da yapmamıştım. nasıl geçecek bakalım. bari otobüs iyi olsaydı. şuna bak koltuklar eski daracık. ek sefermiş. hafta içi bu mevsimde hayret yani. herkes tatile mi gidiyor? yanıma kimse gelmez umarım. 12 numaralı pencere kenarındaki koltuğuna oturmuş bunları düşünüyordu.çantasını boş koltuğa bıraktı. içinden çıkarttığı tokasıyla, saçlarını toplayıverdi. fönü bozulmuş. iyi değil dün gittiğim kuaför. fakültedeyken gittiğim kuaför ne sağlam çekerdi fönü. bi hafta zırh gibi. kapanmış. sahi ne kadar olmuştu gideli bu şehirden. sadece iki. iki senede ne çok şey değişmiş buralarda. afedersiniz.. düşüncelerinden sıyrılmasına neden olan bu emirvaki sesin sahibine çevirdi başını. ayakta durmuş kendine bakıyordu. buraya oturacak bu dedi. çantasını aldı, kızı şöyle bi süzdü.gözleri de güzelmiş. küçük gösteriyordu.üstüne başına bakılırsa öğrenci falan heralde.bi yerleşemedi ha! işimiz var bunla şuna bak adama da çarptı. başını cama çevirdi yeniden. en son ne zaman buradaydım? 3 sene oldu mu?tabii oldu. son sene uçak biletleri ucuzladıktan sonra otobüse binmemişti hiç. zaten oldum olası sevmezdi otobüs yolculuklarını. tabii 3 sene olmuştu. o zamanlarki erkek arkadaşıyla birini uğurlamaya gelmişlerdi. vay be ne günlerdi. şimdi herkes hayal oldu.kim gelmişti ki? haa kuzen yaa. tabii beni özlemek bahanesiyle bi hafta bizim evde tedi içti bizim kızlarla da gezdi tozdu sonra toz oldu. gülümsedi. pis serseri. ama severdi kuzenini çılgındı, vefasızdı ama samimiydi. ailesinde genel hüküm süren soğuk hava kuzenini teğet geçmişti. düşündüğünü pat diye söylerdi.bizimkine de senin hatun taştır ha, kuzen olmasaydı zordu işin demişti.patavatsız.birden korkuyla döndü. dizlerine bi şey sürünmüştü.noluyo be bu da ne! yandaki kız yere eğilmiş kendi ayakları önüne düşen kitabını almaya çalışıyordu. sinirle baktı. ne bu be!! sürekli bi kıpırtı bi gürültü. o nasıl bi kitap ya.yuh!! yolda bu okunur mu? bitmez bu be! gece boyu ışığı da açık tutar. tam bulduk papazı kızım!! bacak bacak üstüne atıp biraz kaykılarak gövdesini öte yana çevirdi. başını cama dayayıp kalabalığı izlemeya koyuldu. o napıyor acaba? okul bittikten sonra burada kalmış diye duydum. ne güzel günlerdi be. el ele tutuşup serseri mayın gibi dolaşırdık. kızıldı ozaman saçlarım. çok uzun sürmemişti. kaç ay ,5 mi yok ya 7 ay. tabii ya iki ayını beni ayarlamaya çalışarak geçirdiğini sayarsak. okulun en güzel kızlarında biriydim. olsun o kadar. öyle çok yakışıklı değildi ama farklıydı diğerlerinden. hiç eyvallahı olmazdı. bana da olmadı. biraz oynayım dedim adam hemen anladı da bıraktı beni. oysa benden hoşlanıyordu. tabii ya o bıraktı beni di mi? adam hiç ikiletmedi. hala hatırlarım o son cümlesini. bak güzelim, ben oyun oynamam,oynatmam.dedi ve gitti. sonra da hiç.. ne kıskandırma tripleri, ne affet beniler. öylece bitti. alır mısın?.... döndü istemye istemeye. gözlerinin buğulandığını görmesin diye kaşlarını çatarak baktı. kraker mi? saol canım senin olsun. bi de kibar yani! titremeye yüz tutmuş sesini yutup cıkk dedi. hüzünlü bakışlarını, verdiği alaycı ifadetle maskeleyerek geri döndü. burnunu sildi. acele adımlarla yürüyen insanlar, uykusu gelmiş çocukları çekiştirerek yürüten ebevyenler, yastık satanlar,çay kaahve satanlar. karmaşanın dinginliğinde ağır ağır dolaşırken gözleri birden durdu. dudaklarının kenarlarında beliren ince çizgiler şaşrıdığını ele veriyordu. bu o değil miydi. sakallarını kesmiş,biraz da kilo almış ama evet işte oydu. gözleri hiç değişmemiş. parfümünün kokusu geldi birden. gülümseyerek bakıyordu kendine doğru. yok artık! dedi. hayal görüyorum. yoo orda işte gayet de bana bakıyor. iyi de neden? neden bana baksın üstüne de gülümsesin. napcam şimdi ben. el sallayım. saçmalama be! olur mu en iyisi arkama yaslanayım görmemezlikten geleyim. evet en iyisi bu. ee hala bakıyor. napıyor bu ya? el sallıyor.!!ay ya çıkar gelirse. niye bu kadar heyecanlandım sanki.çok da sevmiyordum yani. düzgündü işte,farklıydı o kadar.ama mutluydum. bir kızı nasıl mutlu edeceğini iyi bilirdi. iyi de onca sene sonra burada!!! durup dururken aklıma geldi,şimdi de...şu okuduğum kitapta diyodu ya, secret bu mu yani? belki de yeniden......


sırtı koltuğa yapışmış napacağını düşünürken gördü onu. yanındaki kız, aşağıya hipnotize olmuş gibi bakıyordu.gözleri parıl parıl. gülümseyen dudaklarına götürdü elini. avucuna bir öpücük kondurdu. elini cama doğru uzattı. aşağıya baktı. o elini uzatmış havayı tutuyormuş gibi yumruk yaptığı elini kalbine götürdü. aman allahım, bana bakmıyormuş. beni görmemiş bile. kıza baktı tekrar, ne kadar mutlu görünüyor..görünüyorlar... bakışları uzaklaşan eski sevgilisinin üzerindeki açık yeşil montta sabitlendi. bu rengi hep severdi. bu.. bu benim ona aldığım mont... ne kadar aramıştım bu rengi..derken gözlerinde 3 sene önceki gibi hüzün vardı.

27.07.2009

ankaradan

inzivaya çekiliyorum

24.07.2009

yalovada yeşil mavi bir tatil 3- son



Artık yorulduğumu hissediyorum. Gündüzlerimizi ormanları yararak, denizleri koklayarak geçirdiğimiz 6. gün bugün. Yarın dönüyoruz. Ben kırgın kalbimi toparlayıp valizime yerleştirdim. Buradan ankara sonra adana ardından da bitlis. Ruhumla bedenim git gel yaşamakta yarış ediyor sanki. Kasvetimi del tuşunun arkasına saklayıp şu gezi yazımı bitirsem iyi olacak.

Çınarcıktan ''şelale'' youna düştük. Yine ormanın sakladığı virajlı dağ yollarının arasından epeyce gittik. yol boyunca bize yol gösteren tabelalar, Şelalede çay keyfi... siz hiç şelalede gözleme yediniz mi?...Şelaleye az kaldı... Şelaleye varana kadar bize eşlik eden,yanına gülen suratlar çizilmiş bu tabelalara güldük. Şelale Kent Ormanı diye adlandırdıkları bi tesisin içindeymiş. Çok da uzakmış. Oraya kadar yürümedik. Ormanda biraz dolaştık. ÇOK güzeldi nasıl yeşil havası mis falan demiyecem. Orman işte. Ama çocuk parlı vardı içinde. Tüm oyuncakların tahtadan yapıldığı. Babamla tahtravalliye bindik, kaydım, çocuk evinin çatısına çıktım, zincirli köprüden geçtim. Oradan Büyük Dipsiz Göle gittik. Göl gerçekten çok güzeldi. Küçük, etrafı ağaçlarla çevrili ve karanlık bir göldü. Durgın suyunun üzerinde arada çıkan esintinin yönüne uygun minik kırışıklıklar oluşuyor sonra sanki görünmez bir el tarafından ütülenmiş gibi yeniden düzeliyordu. bu küçük oyunu orada saatlerce izleyebilirdim. etrafta uçuşan sinekler olmasaydı. İnsanların yiyip içip atıp gittikleri çöpleri yüzünden her yeri sinek kaplamış. Yazık. orada çok duramadık. yola devam ederken küçük dipsiz göl tabelasına ulaştık. babam büyüğü buysa küçüğünden nolacak dedi. biz de delmece yaylasına çevirdik direksiyonu. Delmece yaylası gördüğüm en düz yayla. çünkü dağın tepesinde kurulmuş. hep kitaplarda okuduğum ya da çizgi filmlerden gördüğüm geniş çayırlarla ilk defa müşerref oldum. Gökyüzü ve çayır. O kadar. öyle derin bir huzur ve sükunet ki. Küçük tahta hayvan barınakları kondurulmuş. İnsanların nerede yaşadığını kestiremesek de çok sevdik. Gerçi tabloyu yemyeşil sonsuzluğa dokunacakmış gibi uzanan çayırlarda özgürce koşturan süt beyazı,kuzgun siyahı atlarla süslesem hoş olurdu. ama biz sadece inek gördük. Yollarda ata sözünü terennüm edercesine arabaya bakan inekler. Orada konaklayacak bir çaybahçesi vardı. Belki dururduk ama karşımıza yeni bir tabela çıkmasın mı.. ''Siz Hiç Kolesterolü Düşüren Fırında Oğlak Yediniz mi? Soğuk Derede'' Bu civarlarda tabelaları yazan bir deli olduğu muhakkak. Biz de bu tabelanın peşinden yola devam ettik. Tabii şoförlüğü kaydeşime devreden babamın keyfi yerinde ama yusuf bi tek benm duyabileceğim bir sesle sürekli offlayıp puffluyarak direksiyon sallıyor.(biraz daha acıklı olsun die bir kamyoncu tabiri serpiştireyim dedim) Bizi bu sefer yol boyu soğuk derede kahvaltı keyfi 5 km..soğuk derede çay kahve su serbest (sanırım ikram demeye çalışmışlar)...soğuk derede mangal keyfi 6 km...soğuk derede fırında oğlak 8 km...tabelalarda yazan km yaklaştıkça artıyordu. Korku Filmlerinde ki gibi. Bi zaman sonra artık tabelalarda kmin sol tarafı boş kalmaya başladı. ''Soğuk dereye ... km'' arabanın ön cenahına(yusuf&ben) hakim olan tırsıntı arka kısmı(ana&baba) hiç uğramadan geri bize dönüyordu. annem ayy ne güzel herr yerrr ağaç, yusuf(hava sıcaklığı) kaç derece?? ,oh oh ne güzel!!(termometrenin düşmesi annemi çok mutlu eder, menapozda bir adana insanı tepkisi). babamsa elinde kitabı ve sigarası her sorulana genizden bir hmm cevabıyla sonunda soğuk dereye ulaştık. Ama deydi. Oğlak yemedik ama her yere tahtadan minicik çardaklar kurdukları küçük bir derenin etrafına oturmuş bir yerde , yerde minderlerin üzerine serilip, altımızdan akan suya baka baka saç kavurması yedik. Enfes bir ekmek geldi ki neredeyse masayı ekmeye katık edecektik. allahtan ekmek bitti de biz de döndük.


Ertesi gün de buradan gemliğe zeytin almaya gittik. Tabii bu markete gitmek gibi bi cümleye sığsa da biz 1 saatten fazla yol gittik. Biz bulunduğumuz yerin bi ilerisindeki yerleşim brimine ulaşmaya çalışıyoruz hep. Gemlikten sonra Kurşunlu, arada babamın akrabalarının olduğunu düşündüğümüz GençAli Köyü ( köyün girişindeki tabeladan bahsedicektim, vazgeçtim), Burgaz ve Mudanya. Bu seferde denizin kıyıya vurduğu kıvrımları izleyen bir yoldan gittik. İçimde sürekli şuradan denize atlayıversem (bu çocukluğumdan beri böyle) isteğiyle ve en sadık yol arladaşım mide bulantısıyla (bu da hiç değişmedi) gittik. Yolun kenarında minicik bir kumsalı, beyaz köpüklü dalgaları, sırtını ormana yaslamış bir köyden geçtik. Altın Taş köyü. Tatil Köyü dedikleri bu olsa gerek dedim.


Bursaya bu kadar yaklaşınca mudanyada iskender yiyelim dedik. Bahçe içinde armut minderlerin üzerinde bir çay bahçesinde kısa bir tavla turnuvasından sonra sahil yolunda yürüdük. Orada bi kafeye gittik. İki katlı kafenin balkonundan denize dalıp çıkan martıları ilzedik. Yalovada gün batımına yetişelim diye arabaya atladık. Yolda gördüğümüz kırmızı ferrariyi de sayarsak güzel bir yolculuğun arkasından termalde yaptığımız sıcak bir banyo ve güzel bir uykuya daldık.

son

22.07.2009

yalovada yeşil mavi bir tatil 2


Termalden yalova arabayla 20 dk sürüyor. yalovada sahil şeridi insanların kıpır kıpır yürüdüğü, çaybahçelerinin akşamları garip görünümlü şarkıcıları çıkarttığı,denize giren çıkan güneşten yanan,kırmızı insanların endam etiiği her neşeli bir yer. denizi temiz ve sahili kum.( benim en büyük takıntım kumdur taşta denize giremem.) yarım saatlik mesafedeki Çınarcık güneşe ışıktan yol giden bir denize ev sahipliği yapıyor . Çınarcıktan Armutlu ya doğru giderken patikaların arasında bir mezarlığın önüne kurulmuş köy pazarı karşılıyor sizi. Sıra sıra dizilmiş sebze meyva tarhları.her şey organik. hemen yanlarında bir teyze semaverde demlediği çayı bardağı 1 tlden satıyor. araba lastiklerinin ortasına konmuş minderlerin üstünde oturup çayınızı içiyosunuz. karşıda gözlemeci teyzeler organik gözleme yapıyor. (gerçekten kartonlara organik gözleme yazmışlar)ortam o kadar renkli ki arkamızda uzanan eski mezarların ev sahipleri çok şanslı olmalılar. yeşil bilebildiğimiz tüm tonlarının da üstünde yapraklar, ağaçlarla çıkıyor karşımıza. güneşin yukarıda bi yerlere olduğunu hissettirdiği ince bir aydınlık yayılıyor yola. yaprakların arasından kendine yol bulan güneş ışınları başımızı okşayıp hoşgeldin diyor. toprak yolda yürürken yanyana iki mezar gördüm. üzerlerini itinayla örtmüş küçük yapraklı bir sarmaşık. ne tuhaf sanki iki kişilik karyola gibi dedim.mezar taşlarını karı kocadır muhtemel diyerek okudum.bi kaç adım attım ki mezarlığın duvarına yaslanmış ve sarmaşıkla çevrilmiş eski usul demirden bir karyola başlığı gördüm.

Termalin köylerine çıkıyoruz bazen. tesisten şehir merkezi oklarını takip ettiğinizde çıktığınız köy güzel gümüş işlerinin, yerel nakışlarla işlenmiş şile bezlerinin satıldığı dükkanların olduğu küçük bi yerleşim. oralarda da pansiyonlar, küçük oteller var. bir de termale girerken sol tarafta üvezpınara çıkan yokuşu takip ettiğinizde , karşınıza her evin bahçesinden bi arabanın ancak sığacağı genişlikte taş döşeli yola sarkan, rendarenk çiçekler karşılıypr. o kadar güzel ki. gece gündüz evlerin önlerinde oturan teyzeler, dolaşan gençler, oynaşan çocuklar, nargile içen tavla atan amcalar, kuyruk sallayan köpekler kimi görsem, ne güzel..ne kadar mutlular diyorum. (bu arada uvezpınar mahalleymiş. arada 20 dk araba yolu olan köyün mahallesi. tuhaf:) oradan yine okları takip ede ede ''en tepe'' ye ulaşıyorsunuz.dağın en tepesine aynı isimle bi lokanta yapmışlar. arap ortaklarının etkisi kendini yerlerde serili kilimlerden, yer sofralarından, sert tütünlü nargile servislerinden belli ediyor. çardakların altına kurulmuş masalar birbirinden uzak. kimse kimseyi görmüyor. öyle standart bir menü yok. ne varsa onu yapıolar. biz dün akşam kuzu tandır,pilav,yoğurt,salata ve patates kızartması yedik.( mükemmeldi :) ki ben eti pek sevmem et suyuna pilavdan da hazzetmem.) en tepeden aşağıya bakın. ayağınızın dibinden başlayan yemyeşil bir orman, aralara serpiştirilmiş 30-40 hanelik küçük köyler. yeşilin bütünlüğünü bozan küçük baraj gölleri, kıyıya yakın kurulmuş yalova ve ilçeleri. ardından başlayan marmara denizi ve karşıda istanbulun hayal meyal silüeti ki akşam olup ışıkları yanınca ayağınızın altına tüm istanbul seriliyor. iki ışık demeti arasında uzanan marmaraya bakıp ormanın kara yeşilinde kayboluyorsunuz. yakın köylerden gelen çocuk sesleri neşeli bir ritm katıyor ruhunuza. başınızı diğer yana çeviridğinizdeyse sizi sonsuz karanlık ve sanki bir boy mesafesi kadar yakınmış gibi görünen ışıl ışıl bir gökyüzü yükseliyor. sanki gökyüzü insan yapımı 70 watta nispet yaparcasına tüm cömertliğiyle sergiliyor en mahrem güzelliklerini.

üvezpınara varmadan thermalium diye yeni yapılmış bir otel gördük. modern ve lüks görünüşüyle, doğa içinde uzanan bu otel sadece manzarası ve açık yüzme havuzu(soğuk suyla dolu) için tercih edilebilir benm için.

üvezpınardan yine okları takip ede ede (yer yön duygum zayıf olduğundan sağdan 3 km,sola sapak gibi tabirlerim yok farkedildiği üzere) su düşen şelalesine gittik. şelaleye indiğimizde geldiğimize deydi dedik. özel bir işletmeye ait olduğu için ortalıkta çöp, sarhoş vs yoktu. şelalenin suyuna soyulup sokulan minik çocuklar arasında ayağımızdaki converslerleri ıslatmadan şelaleye tırmanmaya çalışmaktan yorulup yarım ekmek arası sucuk attırdık mangala. komür ateşinin ağırlığında demlenen çaylarımızla beraber bi güzel doyurduk karnımızı. arap turistler yanlarında nargile taşıyorlar.alıştığımız modern çizgiler taşıyan ,fonda siyahi amerikan seslerinin popüler parçalarının çaldığı nargile kafe kültürümden sonra ormanın içinde tüten bir nargile görmek çok garipti.

21.07.2009

yalovada yeşil mavi bir tatil 1


yalova yolculuğu annemle kavga ederek başladı:) ve bir hafta sürecek allahım nasıl geçecek diye düşünerek çıktım yola. bugün saydım 5 gün olmuş. cumartesi ayrılıyoruz. büyüdüğmden nmidir bilmiyorum (belki de yaşlılık )bu sene buralar pek bi güzel geldi bana. ben de yazmalıyım dedim,unutamak adına.
anakaradan otobanla 4,5 saatte yalovaya geldik. termel ilçesinde kurulu bir tesiste kalıyoruz. tesisin içinde özel bir işletmeye ait otel, sağlık bakanlığının ve tbmm'nin misafirhaneleri var. ormanın içine kurulmuş, merkezde bir çınar var. çınar bir asırlık.gövdesi bizim aileyi yanyana koysak aynı ene ulaşamayak kadar büyük. kollarının altına 20 masalık bir çay bahçesi kurulmuş. kafanızı hiç boşuna kaldırmayın asla gökyüzü görünmüyor yapraklarından.artık siz tahayyül edin.işte özel tesis ki adı çınar bu ağacın etrafına kurulmuş. çınar kafe, çınar restorant,çınar market vs vs. çınarın önünden tekerlekli 7-8 vagonluk bir tren yarım saatte bir boşalıp geri doluyor. Buradan yukarıda onların şehir merkezi dedikleri bir köye çıkıp geri iniyor. Her yerden su akıyor. su yataklarının etrafında ortancaların ve ağaçların çevrelediği yürüyüş yolları var.aralarda ayak suyu, göz suyu, mide suyu gibi bilimum organ için konulmuş küçük çeşmeler ,sarnıçlar. sıcakmış, bozuk yumurta gibi kokuyomuş insanlara vız geliyor. her yerde kümeleşmiş şifa bulmaya çalışıyorlar. bir de türkmenistanlı doktor var burda, akapunkturcu onu sonra anlatırım. 3. gelişim olmasına rağmen hiç gitmediğim için içini bilmediğim hamamlar var.(hamamdan pek hazzetmem) 16. asırda yapılmış olup osmanlı devrinde restore edilmiş. kurşunlu hamam, valide sultan banyoları tarihten bugüne sıralanadursun aralarına yeni eklenmiş bir de yüzme havuzu var. (ama sıcak su dolu) ortanca restorantta otururken bi yandan güneşlenen bi yandan havlularıyla kıpkırmızı hamamdan çıkan insanların oluşturduğu kaotik manzarayı izleyebilirsiniz. tabi gözünüz genelde burayı istila etmiş arap turistlere takılmazsa. o kadar çok çarşaflı kadın, entarili amca var ki bakmamak elde değil. o kadar çoklar ki ben kendimi yabancı hissediyorum. güneyin ingilizce işgali gibi buradada tabelaların yarısı arapça. biraz yukarıda tbmm misafirhanesinin olduğu yerde atatürkün yazlık çalışma köşkü var. müze haline getirilmiş ve ziyarete açık. terliklerini bile saklamışlar çok hoş.( insanların fısıltıyla konuşması ben de türbedeymişim de fatiha okumalıymışım hissiyatı verdi gezerken. bi de gezdiren adamın odaları tanıtırken sadece 6 kişilik gezi grubumuza '' atatürkün manevi kızının yatak odası, çalışma salonu, ziyaretçi salonu'' derken andımızı okuyan ilkokul çocukları gibi hazırola geçip bağırması. güldüğümü görmesin diye hep grubun arkasında kaldım) .köşkün diğer adı yürüyen köşk. dalları köşke uzanınıca bir ağacı kesmek istemişler.bırakın kökünü sadece dallarının bile kesilmesine razı olmamış Mustafa Kemal. Mühendisler de kızaklar üstüne kşkü 4m 80cm kaydırmışlar.Termalin o kesimleri biraz daha nezih ve araplardan ziyade türkler var. Köşkün karşısında sinema kafe diye bir mekan var. Kafe köşkle birlikte restoran olarak bina edilmiş. ardından bi süre sinema olarak faliyet görüp kapanmış. Şimdi ise akşam 6dan sonra ücretsiz sinema filmlerinin gösterildiği (gerçi dün bizimkiler gitmiş. 2 kişiye gösterim yapmıyoruz demişler.) bir kafe olarak faaliyet gösteriyor. Kafenin beyaz tahtalı kapısından içeri ilk girdiğimde kendimi , üstümde tayyörüm başımda şapkamla kahvesini yudumlayan Mustafa Kemalin yanına gidiyormuş gibi hissettim.(Kafeye girer girmez karşınıza Atatürkün siyah beyaz bir zeminde elinde kahve fincaı,bi kaşı havada sert bakışlarını üzerinize dikmiş size bakıyor hisiyatı veren bir tablo asılı). Çok güzel, yüksek,sade,ferah ve şık. kafenin arkası bizans zamanından kalma surların arım ay şeklinde çevrelediği bir alana bakıyor. Camla döşenen bu bölmeden eski tarihi eserleri, sütunları seyrediyorsunuz.( ama gelişigüzel atılmış o eserleri görünce çok canım sıkıldı. insan bi düzenler, bi ışıklandırma yapar. hiçbişeyimizin kıymetini bilmiyoruz malesef) Kafenin bahçesinde eski ama bakımlı bir havuz var. havuzun kenarına dizilmiş demir masa sandelyelerde her gün türk kahvelerimizi içip sohhet ediyoruz. benim için oturup havuzu seyretmek başlı başına bir eylence. havuzun içinde dört tane fıskıye var. bu fıskiyelerden su ince kollar oluşturarak havaya doğru yükseliyor, bi müddet sonra havada kibarca kıvrılarak suyun üzerine kendini bırakıyor. Kafenin ilerisinde yaverlerin kaldığı bir köşk daha var. babam ziyarete açık mı acaba diye gittiğinde üzerinde''' resmi maisafrihane giriş yasaktır'' yazısını okuyor. tam döncekekken kapı açılıyor ve içinden bir arap çocuğu çıkıyor. Babam çocuğa bakakalınca başka bir adam kapıya gelip yarı ingilizce yarı arapcca kendilerinin burada kaldığını anlatmaya çalışıyor. Babam söylene söylene geldi yanımıza. Resmi cumhuriyet döneminden kalma bir köşkü bi arap ailesine kiralamak. Belki arap konsolosluğundandır diyerek babamı sakinleştirmeye çalıştım.

19.07.2009

deniz kestanesi


Bir göz yanılması oldu az evvel.netten indirdiğim uyduruk Bi araba yarışının tam ortasında alakasız bir yazıyı deniz kestanesi diye okudum. Ne güzel bi tamlama dedim. Hayaimde güzel bir deniz , kimse yok. ufka kadar uzanıyor masmavi. Güneş öğleden sonra fularını sarınmış . biraz alçalmış. turuncuya çalıyor. Kumlar bronz bir heykeli tuzla buz etmiş de dökmüşsün gibi. parıldıyor. ot,çöp,taş hiç bi şey yok görüntüyü bozacak. o kadar temiz görünüyor ki evdeki halı kadar özgür basıcaksın üstüne. ayağıma bi şey batar mı diye düşünmiceksin. istediğin kadar denizi izleyip yürüyeceksin. sonra denize doğru. güneş rehavetle ışıdığı için kumları artık sıcak değil. ılık ince inci zerrecikerinin arasında batıp çıkacak ayak parmakların. kimsenin sana dikilmiş ya da senin öyle sanarak tedirgin olduğun ya göbeğin ya da açıkta kalan göğüslerinde kalmıcak aklın. vücudundan bağımsız olacaksın. zihnin de çıplak bedenin kadar hür. güzel miyim, göbeğim çıkıyor, çatlaklarım var, selülitlerim yok gibi zırvalardan, öküz gibi bakıyo ya diye kaçtığın öküzlerden arınmış bir deniz keyfi bu. bu sefer kumsalın zerafeti sana ait. güneşin altında yıkadığın vücudun güzel,bikinin modaya uygun,plaj çantan bikinine uygun olmasa da olur.sen bu güzelliğin altında kendini bir tanrıça gibi hissedeceksin.ağır adımlarla ,tebaasının önünde tahtına yürüyen bir prenses gibi denize yürüyeceksin. ayak izlerin, yavaş yavaş kaybolduğu yarı ıslak bir yol bırakacak ardında. deniz o kadar ağır ve narin alçalacak ki. dizlerine ulaştığında su, geride bir valslik adım bırakacaksın. suyun tatlı serinliğiyle ürperen tüylerin vücudunda ekilmiş tarlalar gibi kabaracak. yürümeye devam edeceksin. denizin dibinde küçük dalgaların şekil verdiği kumlar kısa aralıklkarla yükselip alçalmış kasisler gibi. bastıkça ayağının altında eriyecek.dışarıdan masmavi görünen su içindeyken bir bardak su gibi berrak. o şeffaflığın içinde sen de görünmez olduğunu düşleyeceksin. saçların ıslandıkça uysallaşıcak.o da senin gibi bırakacak kendini suya. başına iyice yapışan tutamlar suya battıkça bir bir dağılılacak. her bir tek kendi halinde salınmaya başlayacak sırtında geriye. kulaçlarını güneşe doğru atıcaksın. geriye dönemezsem diye korkmadan. kolların denizden ayrı değil artık. batıp çıkan başın dalgaların köpükleri arasında o kadar kendinden emin ve rahat. yoruluyosun. sırt üstü bırakıyosun kendini deniz yatağına. tuzlu su seni kaldırıyor. denizin üstünde kolların başının altında mavi gök yüzünü izliyosun. allaha teşekkür ediyorsun. bu güzelliğin bi parçası olduğun için.

16.07.2009

çok ıssız


aynadaki aksime bakıyorum.hayatımın 6 senesine imzasınıatan sokakların ıslaklığında yansıyan aksime balıyorum. annemin yüzüne bbakıyorumm . telefon rehberinde kardeşimin ismine bakıyorum. aynadaki aksime bakıyorum. ISSIZ... metreleri onların belirlediği mesafe taşlarının arasından hayatıma girmiş insanlara bakıyorum. ISSIZ...
Günlerdir Ankaradaki karanlık evime dokunup geçen güneşi yakalamaya çalışıyorum salonun sokağa bakan penceresinden.Saat 11 gibi oturuyorum turuncu halıya. ISSIZ... Akşamdan geceye değin sokağımdan sallanarak yürüyen ,mutlu yürüyen, muhabbet ederek yürüyen insanlara ev sahiplişği yapan penceremin önünde. insanların mutlulukarından bir katre de bana düşsün diye bekliyorum.. ISSIZ...
Bi duyuyorum ki biri nişanlanmış, diğerini istemişler de yüzük takmış,öteki hamileymiş, berikinin aşk hayatındabir milad kapanmış,kimisi türkiyede bile değilmiş.Hepsi de bi zamanlar dostummuş.ISSIZ...
Geldiğimden beri evi temizliyorum. 3 güngür. her gün . 10 makinayı buldu yıkadığım çamaşırlar. Annem geldi salonun yeni şeklini nasış buldun dedim. Yusuf beğenmedi dedi. yusuf, kardeşim. bu kadar mı yani? telefonda aa geldiniz mi neden haber vermedin dediğimde evde olmayan birine haber vermem dedi. oysa yola çıktıklarını da haber vermemişti. ki benm o KIZMASIN diye kıçım çıkana kadar temizlik yaptım. Kızmasın diye. çünkü herşeye kızdı. ve ben eve geldim .gözlerini bile açmadı benle konusurken. o da konuşmadan ne kadar sayılırsa. bu kadar möı? bu kadar! ISSIZ...
Adana -ankara arası 475 km. ISSIZ...
Mutsuzum.
Arkadaşlarımdan koptum. daha doğrusu bilrerek ve acıyarak tek tek kopardım hepsine olan gönül bağımı. ben aramasam kimse aramadı. ben çağırmasam kimse çağırmadı. belki ben kendimi çokn ve lüzumsuz önemli nhissetitğimdendir. belki de gerçekten dost sandıklaım kısa bir filmdir. bilemem. bildiğim. ISSIZ...
Ailem için her zaman öyleydiim ve hala şamar oğlanı. Ben herkesin sinirini üstüme hiç çekingesiz üstüme kustuğu evin kızı. ben, yaptıklarımın hiç kimsenin gözüne görünmediği halde yapılmayan herşeyin sorumlusu tutulan evin kızı. Daha ağzı süt kokan hayatta hiç bir sorumluluğu üstrüne almamış kardeşimin bile saynmadığı, saydırılmadığı evin ablası. İlk maaşında doğım günündse zartında zurtunda hediyeler aldığı hiç kıyamadığı parası bitmesin diye para verdiği ben, kargo parası verecek die bir anahtarı göndermeyen, telefonu yüzüme kapatan evin ablası.
Ben hep insanları alttan alırım. Kimseyle kavga etmem kolay klay. veya fikrimde ısrar etmem. topluıuğa uyarım. kırılırsam belli etmem. ailemin her türlü ihtiyacına onlar bilmese de koşarım. onlar multlu değilse yaşadığım andan tat almam. içim rahat etmz. aklım hep kalır. hep ararım geç kalanları. gidewr alırım hiç olmadı. yolum uzundur kırk kere ararım gecikicem kusura bakama die.hep unuturum hep affederim bana yapılanları. netice, ISSIZ...
şimdi elveda diyorum. daha önce de başımdan geçti. artık biliyorum. bu yollar çok çetrefiilli. ama elveda diyorum. kim duyar kim umursar bilmiyorum. ve hiç önemli değil. yalnız olduğunu bilirsen güçlüsündür. bilmeden yaşadığınsa ISSIZ................

3.07.2009

rumeli havası

adanadan, temmuz akşamından bir geceydi. göle yukarıdan bakan bi yerde oturduk. suya vuran yansımalarıyla beraber izledik şehrin ışıklarını. nemli turuncu gece üstümüzde alabildiğince durağan. aklıma düştü bu şarkı. 2 sene önce bi yaz gecesinden esti geldi rumeli havası. sezenin puslu sesiyle içime doldu. ruhumun açık pencerelerinden taa içime, kalbimin en saklı yerine. bırakıp da gitmek istedim her şeyi. özgürlüğün sarhoşluğuyla, yalnızlığın melankolisiyle beraber çekip gidebilmek. hayatımı yalnızca istediğim gibi ve istediğim sürece yaşayabilmeyi. başka hikayelerin kahramanı olmayı. istedim sadece. hiç yapamayacağım oysa. belki bu son şansım ama yapamayacağım yine de. ve belki bi yerlerde hep bi pişmanlık kuytusuyla yaşayacağım. söylemek istediğim ama sustuğum sözler, bakmak istediğim ama görmediğim gözler, gitmek istediğim ama gitmediğim yerler, öpmek istediğim ama kaçtığım tenler,yazmak istediğim ama sildiğim cümleler, giymek istediğim ama vazgeçtiğim elbiseler,çalmak istediğim ama unuttuğum şarkılar.............................................................özür diliyorum, başkaları için kendimden vazgeçiyorum......................

25.06.2009

SEVİNCE

birisi sizi sevince ne güzel oluyor. hayat ne güzel oluyor. sizi düşündüğünü bildiğinizde veya sevdiğini duyduğunuzda. öyle çok güzel oluyor ki.hadi 10. kattan atlayalım, ölmicez uçucaz dicekler ve ben inanıcam. sonra uçucam.

benim için yazdın. hep orda duracak. ben istedikçe açıp okuyacam. üstelik resmimiz de var.

23.06.2009

doğumgünü çağrısımları

çocukluğumda güzel güzel giydirilip ailece, anne yapımı bi pastanın tek haneli mumunu üflerken çekilen resimler

ilkokul yıllarımda annelerinin elinden tutup gelen arkadaşlarım, salonda kurulan kocaman sofra ve kasetçalarda çalan burak kut,yonca evcimik ve mezdeke

ortaokul yılları, kızlı erkekli ev partileri, cd playerlara aman çizilmesin diye itinayla yerleştirdiğimiz yabancı müzik cdleri, tedirgin adımlarla yaptığım ilk dansım,hala anne yapımı pastalar ve artık iki haneli mumlar

lise, kadrosu değişmeyen arkadaş grubum, babadan müsadeli akşam çıkamaları, 'mekan'ın sunduğu pastaların üzerinde yaşımla orantısız mumlar ve neşemiz gibi patırtılı maytaplar

üniversitede sevgilimle çıktığım romantik akşam yemeği, evde hazırlanan ilk sürpriz parti, adanaya eve döndüğümde zayıflamıssın sen diyerek yedirilen pastane pastaları ve artık yalnız mumlar.

ailemin, dostlarımın,arkadaşlarımın,sevgilimin izlerini taşıyan günler

bu sene,26 yaşımı doldurduğum bu sene hüzün dolu, kırgınlık dolu, unutulmuşluk dolu..hayatın telaşına yenik düşen arkadaşlıklarla dolu.. teknolojinin hayatımıza getirdiği kolaylıkların dostluklarımdan götürdükleriyle dolu..işte tüm bunlardan dolayı kalbim kırıklarla dolu...

ne oldu şimdi? ben büyüdüm mü? büyürken herkes, bu kadar yoğun ve telaş içindeyken,herkes bu aralar gerçekten çok yorgun ve aslında herkesin aklından daha geçen gün geçerken......

kiminizle yıllarımı geçirdim, kiminizle yalnızca bi kaç aydır görüşmedim,kiminiz hayatımı geçirmeyi düşlediğim, kiminizle aynı evin içindeyim. ve ben bugün sessiz,üzgün, yalnızdım. dün benim doğum günümdü. ve iyiki dündü..........

14.06.2009

kimse bilmez yüreğimin sancısını,bilmesinler

sarılmıştı annem babama bir kanepede.
salonda televizyon izlerken cumartesi gecesiydi.
iyi geceler diyip öptüm yanaklarından.
nasıl da mutlu ve benimsemişler birbirlerini.
gülümsedim, bi kez daha bakıp onları hafızama resmettim..
çıkarken salondan yüreğim burkuldu.
yere düşen hayallerimin üstüne bastım adım adım.

12.06.2009

tülbent oyası

cumaları annemin kuran günü.bildiğiniz altın dolar apartman günü gibi. kuran okumayı örenmeye çalışan 45 yaş üstü kadınların toplaşırlar. bi tesettürlü ekip var bi de bizim siteden katılan diğer ekip. herkes başına bi yazma,tülbent ne derseniz geçirmiş, hocanın anlattıklarını dinliyor. kiminin gözü dolmuş kimi anlatılanların dehşetinden ürkmüş... hocaları bambaşka bi alem. çok kati kuralları olan hafız genç bi kız.ilk tanıdığımda çarşaf giyer, alt dudağına kadar örttüğü örtüsünü evde bile açmazdı. bizim sosyete dindarlara alışması biraz zaman aldı tabii. şimdi o da kot renkli, boncuklu çiçekli pardesuler giymeye başladı:) bugün de malum cuma. annem kuzeninin getirdiği bir dürü tülbentin içinde kaybolmuş. diğer kadınlar da o daha güzel bunun deseni şöyle böyle die hummalı annemin üstüne eğilmiş. görseniz sanki kuvözde yenidoğan viziti yapılıyor. ben su almaya gittim mutfağa. annemin çikolatalı kekinden de bir dilimi peçeteye sarmalayıp arkamı döndüm ki, annem çağırdı. gel de bi bak hangisi daha güzel. parmak arası şıpğıdık terliklerimi sürüye sürüye üzerimde şort-askılı tshirtten ibaret pijamamla başlarının üstünden, e güzel işte hepsi dedim. o anda kapalı tvden yansımamı gördüm. bisürü tülbent, başlarda, ellerde, katlanan açılan okşanan beğenilen kenara ayırılan. ben ortalarında elimde devasa su bardağım, pijamalarımla kendime durum komedisi payı çıkarıp sırıtıyodum. annemin kızım hangisi söylesene çeyizine yapılacak bunlar diyene kadar tabi. sırıtmam trismusa* (bakınız tetanoz semptomları) dönmüüş, bakışlarım eblekleşmiiiş, elimde bi tülbent ne ara tutuşturulmuuş oya örneklerine bakarken yakaladım kendimi. esiden olsa aaa ne çeyizi!!! diye çemkirir sinirden ve utancımdan kıpkırmızı(utanç kısmını seneler sonra ilk kez itiraf ediyorum) odama girer uzunca bi süre de çıkmazdım. bu sefer yapmadım. hatta beğenmeye bile çalıştım, ama beceremedim. kimine iki çiçeği yapıştırmış araya bi yaprak koymuşlar, kimine üç çiçeği yapıştırmış araya bi yaprak koymuşlar. ya da sadece yaprak koymuşlar.ee yani?? ne fark edecek ki? ayrıca ben napıcam bunları? benm bildiğim tülbent namaz kılarken fln örtülür. çiçekti daldı kuştu insanın kafasında rahasızlık vericek alnında dizi dizi boncuk, her hareketinde sallanacak... dedim tabii bunları. olmazmış ama. çeyize illa konurmuş bi kaç tane oyalı tülbent. ben bilmezmişim hem bi gün lazım olurmuş ay bi de bunlara bisürü para vermiyolarmı.. neyse aslında diyeceğim sudur ki; ben galiba gerçekten evlenicem . annem benden korkmadan çeyiz işine girdiğine ben de bu durumu kabul ettiğime göre, hatta bugün internetten köşe koltukları baktığıma göre... vayy bee..............